İSTANBULLU GELİN, AİLE DRAMALARI …..

0
Tamer Levent info@dirensanat.com

Drama  acıklı demek değil artık, bu biliniyor! TV de aile draması demek ise, aile durumları!… Sürekli silahların konuştuğu, gelinlerin çile çektiği, kayınvalidelerin çileci başılığı yaptığı; kurnaz düşmanların, her an kötülük yapmak için tetikte beklediği senaryoları  kurgusal ve şematik  buluyorum! Hayattan kopuk! Ya, izleyiciyi böyle yakalayacağını varsayan bir ticari anlayış ile hareket ediliyor, ya da  senaristler gerçek hayattan hikayeler bulamıyor mu diye düşündürüyor insanı.

!Sanki bu senaryoların gerçekleştiği bölgelerde hiç normal şartlarda, gündelik problemleri çözerek  yaşayan aileler yokmuş gibi! Oysa yıllarca izlenen, herkesin hatırladığı diziler var; Ferhunde Hanım ve Kızları, Bizimkiler, Bir İstanbul Masalı, hatta Asmalı Konak, Öyle Bir geçer zamanki, Hatırla Sevgili, böyle diziler değillerdi.Şimdi de İstanbullu Gelin öyle değil.Dev Amerikan  sinema endüstrisi, orta dönemde Amerikan  aile yaşamını kendisine sık sık konu edinmişti.”Bizim Aile” dizisi de böyle bir örnek.Umarım aile dizileri taklitleri başlar şimdi de! Çok bilinen bir konu ama, yazıma örnek olması için bir kez daha kısaca  deyineyim.
Dram kavramının durum olduğunu bilen ve durumların insan yaşamındaki önemini topluma fark ettirmek isteyen toplumlar; Tiyatro oyunlarında, sinema filimlerinde, sonra da dizilerinde, insan olmanın boyutlarını ele aldılar.Tennessee Williams, Eugene O’Neil oyunları bu dönemin etkileşim merkezi gibiydi. Uyarlamaları yapıldı. Faulkner in hikayelerinden senaryolar yazıldı. Dünyanın politik dönemlerinde bile, büyük çoğunluk tarafından izlenen filimlerdi. Senaryo yazarlığı çok gelişti. Oyun yazarları, senaryo yazarları, yaşadıkları çağa tanık olacak eserler yazdılar. İnsanın kişiliği, gelişimi, başkaları ile olan ilişkilerini yaşanmış örnekler ve diyaloglar ile elen alan, yaşanmış örneklerden yararlanarak yazanlar başarılı oldular.
Yaşandığı döneme uygun durumlar yaratabilen, durumları sahici diyaloglar ile buluşturabilenler izleyici ile buluştular.Yazarın kişisel gelişmişliği, yaşamında gerçekleştirdiği gözlemler, yazdıklarının da başarılı olmasını sağladı. Türk sinemasında, henüz Türkiye insanın aile yaşamını, “aynı bize benziyor” dedirtecek başarıda senaryo çok az yazıldı. Ama, zengin-fakir çelişkisini ele alan pek çok senaryo yazıldı. Monte Kristo çeşitlemeleri ise her zaman stepne oldu. Bu senaryolarda zengin kız tarafı, senarist tarafından zaten olumsuz görülerek, abartılı  yazıldı.Yeşilçam filimlerinde, zengin ve şımarık çocuk rollerinin oyuncusu Önder Somer’e biçilen rol, fakir aşık jönü kıskandırmaktı. Bu kıskandırma anları da onun o dönemler abartılı sayılan şık kıyafeti, puanlı fları ile bütünleşiyordu. Aşık olunan kızın da aralarında olduğu kızları lüks yerlere götürüyordu. Bu lüks yerlerden birisi de tiyatro idi! Tiyatro olumsuz, snop ve abartılı kişilerin gittiği bir yer gibi gösteriliyordu. Oysa, 1949 yılında kurulan Devlet Tiyatrolarının derdi de  kuruluş yönergesinin 1.maddesinde şöyle  açıklanıyordu “Türkiye’de tiyatro kültünü geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacı ile Devlet Tiyatroları kurulmuştur” !  Sırf ticaret amacı ile, bir kültürün gelişmesini engelleyebilecek, kendi izleyicisini oluşturmak yerine onu bu kültürden uzaklaştırmaktan çekinmeyen bir ticari anlayış? Sanat felsefesi ve sorumluluğu ile hiç ilgisi olmayan bir anlayış!! 
Yeşilçam senaristleri, ya o dönemlerin siyasi yapısını hiç bilmiyor, ya zengin diye anılan guruptan insanların yaşamını hiç görmemiş, ya da sadece ticari amaç güdüyordu. Bu tür senaryoların devrimcilikle de alakası yoktu çünkü! Amaç sadece ticari idi! Orada, karakter değil tipler yaratılıyordu.
     Hemde oldukça karikatür tipler. Zengin çocuklar züppe tavırlarıyla, tiyatroya gidiyor, bizim  yakışıklı fakat fakir jönümüz de  buna çok içleniyordu. Onların züppeliği abartan tavırları, gittikleri yerlerde, sanat ile ilgilendiği varsayılan abartılı, karikatür tipler ile buluşmalarıyla gelişiyordu., keçi sakallı ve fularlı kıyafetler giydirilmiş, herkesi aşağılar şekilde konuşan insanlar  gösteriliyordu.Yeşilçam ın unutulmazları arasına giren filimler ise, sosyal yapıyı iyi tanıyarak yapılan ve kendi formatını yaratan filimlerdi. Bu filimlerin dışında iyi sayılan filimlerin formatı, o zamanlar da dışardan geliyordu!! Senaryoları uyarlanıyordu.Buradan şu anlaşılıyor; sinema ticari amaçlarla, hızlı  para kazanma  kapısı olarak görüldüğünde, kendi insanın sosyal-psikolojik yapısını tanımak, kendi formatını ve hikayelerini yaratarak, toplumda bir kültür yaratarak, gelişme göstermeyi hedeflememiş.Oysa  bu kültürü  geliştirerek kendisini de  geliştirmiş  olacaktı.Bu yüzden TV’nin Türkiye ye gelmesi ile, sinema hızla seyirci kaybetti, hatta bazı doğu ve güneydoğu illerinde sinemalar kapandı.Bu arada, ilk  radyo ve sinema okulları açılmaya başladı.Senaryo yazarlığı, yönetmenlik, asistanlık gibi alanlarda önemli gelişmeler bekleniyordu bu okullardan.Yönetmenlerin oyuncu yönetimi bekleniyordu.Oysa tuhaf şeyler oldu bu beklentiler sırasında. Bazı yönetmenler tiyatro oyuncuları ile çalışmayı sinema için uygun bulmadılar. Oysa izleyici şimdi tiyatro eğitimi almış oyuncuların sinemaya ve dizilere kalite getirdiğini söylüyor! Yani, bunu öğrenmeyen ve anlamayan okul mezunlarından oluşan, yapımcılar, senaristler, yönetmenler izleyicinin beklentisini anlamadan yıllarca filim ve dizi yapmış oluyorlar. Bir gün okul mezunu bir asistan “İzleyicinin kaliteli işten hoşlanmadığını” söylemişti bana. Bu ne kadar içi boş bir konuşmaydı. Üstelik bu arkadaşımız üniversite bitirmiş bir asistandı.Başka bir gün dizi çekimleri uzadığında, benim de akşam oynayacağım oyuna yetişmem gerekiyordu, bir asistan gelip “Bu gün akşam oyuna gitmesen olmaz mı ağbi?” demişti .Bu birbiri ile drama kökeninde bu kadar iç içe olan bu mesleklerin mensuplarının bu mesleklerin kültüründen ne kadar uzak olduklarının göstergesi değil miydi?
İki sezon İstanbullu Gelin dizisinde oynadım. Senaryo hikayesi Psikiyatrist sevgili Gülseren Buğdayıcıoğlu’na ait. Yaşanmışlıktan yola çıkan bir hikaye yani! Formatı yabancı format değil! Senaristleri kendi formatlarını kurarak yazdılar!O bizim, kaliteli işten hoşlanmıyor dedikleri  izleyici, bu senaryoyu nasıl mı buldu?
Ben uzun uzun anlatmıyayım. İzleyicinin twitter da yazdıklarını paylaşayım sadece sizlerle.
-“Bir Türk dizisinde karakterlerin devinimini izliyoruz ya inanılır gibi değil.Karakterlerin özüne inip dramasını işlemişler, psikolojisini çıkarmışlar, bağımsız film standartlarında dizi mi olur arkadaş bu nedir?”
-“Sanıyorum ilk kez bir Türk disizi hayatla, kişilik çözümlemeleriyle, alt metinleriyle, sordurttuğu sorularla, sahip çıktığı meselelerle, diyaloglarıyla ve tabii oyunculuklarıyla sorgulatıyor ve ekranda kendim varmışçasına aydınlanmama yardım ediyor.”
-“Ne biçim senaryo, ne acayip aile, bir sahnede gülüp, öbür sahnede ağlayarak dizi değil hayat izliyoruz.” 
-“Bu dizide en çok neyi seviyorum biliyor musunuz? Herkes ama herkes başrolde.Bir kişi bir bölüm görünmezse nerede diyorum.Esas oğlan/esas kız kavramlarını alaşağı etmişler alkışlıyorum…”
Bir de 84.cü bölüm ile ilgili tweet.Hani şu Garip Selimer’in huzurla öldüğü bölüm.
-“Kan silah, kargaşa olmadan da bir ölüm sahnesi izleyebilmek ne güzel.Ölüm hayatın içinde. Sevginin, mutluluğun hemen yanında.Yine bizi bize anlatmış İstanbullu Gelin !”
Bu görüşler twitter da yer almıştı.
Dizi’nin bitmesine az kala paylaşmak istedim.
Garip, Esma aşkı üzerine de çok şey söylendi, psikiyatrist sahnelerinin yararı üzerine de !
Onları da unutmayalım.Özgün yaratımlar için, sosyal antropolog, psikolog ve yaratıcı ekip çalışmaları ile senaryo yazılması, format oluşması biraz daha  zaman alacak ise, zaman kazanmak için, hiç olmaz ise, bu dizideki bazı ilklerin taklitlerinden çekinmeyelim !
www.dirensanat.com
Tamer Levent

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.