“Çünkü sanatçı, halkın sadece istediğini değil, bilmediğini de halka götürür. Onu eğitir, onu bilgilendirir, onu bilinçlendirip, onu, kendisinin efendisi kılar. Bu, sanatçının mutlak işlevidir. A.S.T. bunu yaptı hep.”

Prof.Dr. Şahin Yenişehirlioğlu 

Ankara 31 Ocak 2003

Prof. Dr. Şahin Yenişehirlioğlu

 

SOĞUK BUZLU BİR KIŞ GÜNÜ

1963 yılının soğuk buzlu bir kış günü başkentin bir tiyatro sahnesinde bir şapkayı birbirine alıp veren iki oyuncu bir şeyler anlatmak istiyorlardı birilerine. Bu birileri çok az sayıdaydı. Ama iletilen mesaj evrensel bir mesajdı. Bu mesaj aynı sahnedeki şapka gibi elden ele, zihinden zihine dolaşıp duruyordu. Sonra da sahnede zaman zaman ama sıkça hep aynı lâf duyuluyordu: “yapacak bir şey yok”, “hadi gidelim artık”. Nereye gidilecekti ki?

Ekonomik zorlamalardan dolayı, seyircinin sayısal yetmezliği bakımından, bu sahne aynen böyle bir başka diyara taşınmalıydı. Ama nereye? Anadolu bozkırlarına.  İşin ilginç ve özgün yanı, semtteki esnaf da bu oyuna davet edilmiş, birkaçı da “aman abi, boşver yahu, yapacak bunca işin arasında…” diyerek oyuna zorla gelmiş, ilk on dakika sonra da kaçarcasına salonu terk etmişlerdi, “bırak allahaşkına” diyerek.

Oyuncuların ücretlerinin ödenmesi gerekiyordu. Yine ekonomik zorlukların getirdiği zorunluluklar sonucu oyunu Anadolu kentlerinde göstermek için de Asaf Çiğiltepe -sanat yönetmeni- inancından dolayı, sanata ve bu tür yapıtlara olan saygısından ötürü yollara koyulur. Birkaç gün sonra Ankara’ya döndüğünde oyunu birçok kentte gösterime götüreceklerini, anlaşmaları sağladığını söyleyince, oyuncular da şaşkınlıklarını gizleyemeden sevinçlerini belirtirler.

Takım yola koyulur. Karlı, buzlu Anadolu’nun ıssız yollarını bir minibüs, orta halli gösterişsiz bir araba oyuncularla birlikte, kostümleri, dekoru alaraktan sallana sallana aşmaktadır.

Çukur, tümsek, dere-tepe demeden dağları, ovaları aşan bu dört tekerlek durgun, soğuk bir havada, akşama doğru Orta Anadolu’nun bir orta kasabasına varır.

Anadolu’da o zamanlar birkaç katlı, sahnesi çok büyük, perdesi devasa, sahneyi kapatan kadife perdesi püsküllü, salonu hangar gibi, locaları ve balkonu görkemli sinemalar vardı.

İşte bu sinemalardan birinin önünde bir küçük afiş her şeyi ifade ediyordu: “Godot’yu Beklerken”. Bu afişi gören bir kovboy filmi sanabilirdi.

Sahnenin arkasındaki küçük bir köşede, kırık bir aynanın önünde, yüzünü zar zor gören iki adam makyajlarını yapıyorlardı. Bunlar sirklerdeki hokkabazlara, Paris sokaklarındaki kloşarlara (dilenci değil), filmlerdeki Şarlo’ya hem benzeyen hem benzemeyen bir biçime giriyorlardı.

Şapkaları,ceketleri,pantolonları,gömlekleri,yelekleri, ayakkabıları hırpani, anlamsızlığı içeren anlamlar yüklüydü.

Bakımsız, önemsiz,anlamsız, yitik bu adamlar hazırlanıyorlardı.

Biri diğerine hafifçe dönüp ve alaylı tedirgin bir gülüşle: “seyirci var mıdır dersin, haaa?…” dedi. Diğeri hiç cevap bile vermedi. Sadece kırık aynaya bakmaya devam etti. Sonra sigaralarını tüttürmeyi sürdürdüler.

Biri, bilet satan çocuğu çağırttı: “Oğlum, seyirci geliyor mu?”, “Evet efendim,geliyor” dedi, yalnızca, başını sallayarak.

Olan olmuştu, insan sesleri her bir taraftan salonu doldurmaya başlamıştı. Çocuk sesleri, ellerinde mısırlar, elma şekerleri, çekirdek çıtçıtları, rengârenk balonlar, çember gürültüleri derken herkes yerlerini aldı: ”Sussana oğlum, yapma kızım, anne çişim var… çemberim nerede, bana da mısır ver, patlayan balon sesleri…” derken, oyunculardan biri merak edip, salonu görmeye gider, perdeyi aralar bakar, şaşar kalır, salon yer gök doludur, çocuklar ortalıkta koşup oynaşmaktadırlar.

Tam bir panayır havası. Herkes memnun.

Zil çalar, kalın kadife perde bütün ihtişamıyla açılırken, yukardan aşağıya bir toz bulutu iner. Işıklar sönmüştür. Sahne meydandadır: Kırık bir ağaç, çift dallı, üstünde hiçbir yaprak yok. Önde bir taş parçası. Gri-siyah renkteki dekorda iki adam birbirlerine nerdeyse ters oturmuş, hırpani bir halde birazcık hokkabaz edalı davranışlarıyla başlıyorlar hareket etmeye. Biri, eski ayakkabısını, potinini zorla çıkartıp seyircilere doğru fırlatıyor. “…Yapacak bir şey yok…”

Sessizlik, tam bir sükûnet, herkes oyuna odaklanmış, ne oluyor yahu diye.

Ara, perde kapanıyor. Oyunculardan biri diğerine: “herhalde sevmemişlerdir, belki bırakıp giderler” diyor. Diğerinden yine ses yok. Çocuğu çağırtıyorlar: “Çekip gittiler mi?…” “Yooo abi, dışarıda duruyorlar, hiç giden yok, sigaralarını içiyorlar.”

Zil, yeniden içerisi, ana baba günü, perde açılıyor, ağaçta bir tek yeşil yaprak, tek değişiklik bu, oyun devam ediyor. Allah Allah… Yine aynı şey. Nasıl bir şey bu?…

Bir an geliyor: Şapkayı al, şapkayı ver, şapkayı al, şapkayı ver, “hadi gidelim artık, gidemeyiz, Godot geliyor, Godot gelmiyor…” derken, balkondan bir seyirci ayağa fırlıyor, “…hadi s…tirin gidin artık…” diye nara atınca salon hurraaa diye bir anda büyük bir gürültüyle boşalıyor. İki oyuncu birbirlerine bakıp, şimdi ne olacak derken, eyvah… oyun bitiyor. Seyirci yaklaşık birbuçuk saat geçirmiş bu salonda, büyük bir sabırla.

Oyuncular aynanın önünde yüzlerini silerlerken, biri diğerine: “Hepsi gitmişler midir, dersin?…” Öteki: “Ne bileyim, gitmişlerdir herhalde?…”

Ya kapının önünde birkaç genç bekliyorlarsa, ya onlara “bu ne biçim oyundu yahu…” derlerse, ya, yalar uzayıp gidiyordu.

Çocuğu çağırtıp sordular; “gittiler mi?…” “Evet gittiler abi, hepsi de…”

Oyuncular sakınarak sokağa çıkarken, “şurada sıcak bir çorba içip,bir tek atalım, sonra da basıp gidelim otele, mütevazı otele, yatıp dinlenelim, belki de hemen hareket edip bir başka yerde konaklayalım” dediler.

Sanat yönetmeni: ”yok canım, burada kalıyoruz. Yarın öteki kasabaya gidip oyuna devam ediyoruz.” diyerek son noktayı koyuyor. Oyun mutlaka oynanacak.

Oynanıyor bütün turne boyunca.

“Seyirci” diyor, oyunculardan biri, dinleyene “anlamadın mı?”, dinleyen anlamamıştır, şaşkınlıkla bakmaktadır, kendisinin bir deha olmadığını düşünerekten: “yooo…, anlamadım, sen devam et…” “Godot’yu herhalde dansöz sanıyordu, eh işte bunlar şarlatanlar, hokkabazlar, eğlendiren, güldüren adamlar, ilk önce bunlar bizi havaya sokacaklar, sonra da en nihayet dansöz gelecek, dümbelekle, tefle, klarnetle sahneye, göbek atacak, çengi tam olacak, biz de neşemizi bulacağız, felekten bir gece çalacağız diye düşünüyordu. Oysa bir baktı ki, eyvah, zaman gelip geçiyor, böyle bir şey yok. En nihayet sabrı taştı, patladı…”

Ankara’ya dönüp geliniyor. Sanat yönetmeni “bir başka oyunu Anadolu’ya götüreceğiz.” diyor: Sartre, “Mezarsız Ölüler”.

Yıllar geçer.

1997, 98,90’lı yılların sonu: Ankara’da A.S.T.’da, Orhan Alkaya’nın sahneye koyduğu “Godot’yu Beklerken” oynanmaktadır. Oyuna rağbet yüksektir. Oyun turneye gelmiştir İstanbul’dan, Anadolu’ya gitmektedir. Her yerde de rağbettedir. Ah keşke daha uzun süre oynanabilse de herkes görebilsedir oyunu.

Turne tam bir başarıdır.

Şu anda A.S.T. sanat kararlılığında kırkıncı yılını kutlarken, Işık Toprak yönetiminde “Godot’yu Beklerken”i yeniden sahneye koydu.

Gidip mutlaka görün. A.S.T.’ın bu sanat kararlılığı yılmaz bir biçimde sürüyor, ülkemizde. A.S.T.’ın varlığını kılan bütün sanatçıların ve çalışanlarının birer büstünü dikmek gerekiyor, onlar zaten dikilidir izleyicilerin gönlünde.

Çünkü sanatçı, halkın sadece istediğini değil, bilmediğini de halka götürür. Onu eğitir, onu bilgilendirir, onu bilinçlendirip, onu, kendisinin efendisi kılar. Bu, sanatçının mutlak işlevidir. A.S.T. bunu yaptı hep.

Halk 1963’te “Godot’yu Beklerken”i bilmiyordu, o, onun günahı değildi. Bugün, o aynı, ama, başka halk onu biliyor, bilerek izlemeye gidiyor. Bu, halkın evrimindeki devrimsel bir halkadır, gelişim sürecidir. Sanatçı, bu süreçte bir öğretmendir, bir yol gösterendir. Bu da sanatın yüce işlevidir, evrensel özelliğidir.

Anlatılan bu öykü, bunun somut kanıtıdır.

Takdim:

godot
Yıl 1963 A.S.T’ın İlk Oyunu: Godot’yu Beklerken

Oyun: Godot’yu Beklerken. Beckett.

Yer: A.S.T.’ın sahnesi, Ankara.

Zaman: 1963, ilk oyun.

Anlatan Oyuncu: Işık Toprak (Estragon).

Diğer Oyuncu: Güner Sümer (Vladimir).

Dinleyen-seyirci: Şahin (Şahan) Yenişehirlioğlu.

Öykünün anlatıldığı mekân:TOBAV, köşede bir masa.

 

Önemli not: Bu öykü, aslında gerçek bir öyküdür. Işık Toprak, onu, aynen böyle anlatmamıştır. Sadece özünü dile getirmiştir. Şahin Yenişehirlioğlu ise onu, eklemeler ve çıkarmalar ile bu hale sokmuştur. Onun bir söylenceye dönüşmesini arzu ettiği için kendiliğinden bu durum ortaya çıkmıştır.

Çünkü, o, bu anlatıyı böyle algılamış, böyle…

Prof.Dr. Şahin Yenişehirlioğlu 

www.dirensanat.com

Ankara Sanat Tiyatrosu

Bu Yazıda bulabileceğiniz İçerikler:

Şahin Yenişehirli oğlunun Godot-yu beklerken oyunu hakkındaki değerlendirme yazısı, godot-yu beklerken oyunun konusu, godot-yu beklerken tiyatro oyunu, godot-yu beklerken tiyatro oyununu hangi tiyatrolar oynadı, godot-yu beklerken oyunu hakkında değerlendirmeler, godot-yu beklerken oyununda hangi oyuncular oynuyor, godot-yu beklerken oyunu hakkında bir anı yazısı, godot-yu beklerken tiyatro oyununu  AST ne zaman oynadı? Kimler oynadı, tiyatro eleştiri yazıları, soğuk bir kış günü godot-yu beklerken 

ankara ast tiyatrosu ile ilgili aramalar

ankara sanat tiyatrosu kursları

ankara sanat tiyatrosu oyuncuları

ankara sanat tiyatrosu oyuncu seçmeleri

ankara sanat tiyatrosu ödenmeyecek ödemiyoruz

ankara sanat tiyatrosu bilet fiyatları

ankara sanat merkezi

ankara kültür sanat tiyatrosu

ankara tiyatro programı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here