SABİT DOĞAN- BARIŞ GÖNENEN RÖPORTAJI “OYUNCU DEĞİL TİYATROCUYUM”

1

“Oyuncu değil tiyatrocuyum”

Yeni oyununuz ‘Kabileler’den önce Tiyatro Kraft’ta ‘Uğrak Yeri’ yine İkincikat Tiyatro’da ‘Limonata’, ‘Küçük’, ‘Park’taki oyunculuğunuz gerek seyirciler gerekse eleştirmenler tarafından beğenildi… Bunun yanı sıra her oyunda yükselen bir başarı grafiğiniz olduğu da görülüyor. Kabileler’’de farklı bir alanda eğilim gösteriyorsunuz. Önce ‘Kabileler’deki çalışma sürecinizden söz edelim.

sabt
SABİT DOĞAN

Geçen yıldan beri Sami Berat Marçalı ile onlarca oyun okuduk, yurt dışında popüler olan ve ses getiren oyunları getirdik okuduk, tartıştık… O kadar çok oyun okuduk ve tartıştık ki bazıları başka tiyatrolar tarafından da tanınmış oldu ve bazıları bugün farklı tiyatrolarda sahneleniyor. ‘Kabileler’e gelince; tam da geçen sene bu zamanda okuduk. Çok beğendik, etkilendik. Metnin birçok parametresi bizi çok farklı açılardan etkiledi. Çok çalışılması, emek harcanması gereken bir oyun olduğunu anladık. Bu kodları bir bir çözmeye başladık; hangisi neye tekabül ediyor, bizde karşılığı var mıydı… gibi. Prova kadar da masa başında bir süreç yaşadık. Bu oyunu yapmalı mıyız, seyirci nasıl karşılar gibi araştırma ve sorgulama sürecinden sonra bir o kadar da kastı oluşturma süreci vardı. Çünkü bizim gibi tiyatroların enerjisine ayak uydurabilecek belli bir yaşın üzerinde oyuncular bulmak çok zor. O yaşlardaki oyuncular çok yoğun oluyor, daha doğrusu birden fazla işi üstlenmek onlara çok zor gelebiliyor, enerjilerini paylaşmakta güçlük yaşayabiliyorlar. Çünkü çok yoğun olup, şehir dışına çıkmaları gerekebiliyor. Oyun provalarına, kazandığım üç aylık bir burs nedeniyle gittiğim Fransa’dan döndükten sonra geçen yıl ağustos ayında başladık. Uzun süren meşakkatli bir süreç oldu. Oyundan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Kişisel sebepleri ve kırgınlıkları olmadan kendi hayatlarıyla ilgili bazı sıkıntılar yaşamamak adına ayrılmak zorunda kaldılar. Derken o süreç uzadı, uzadı ve biz altı aylık süren bir provanın ardından oyunu çıkardık.

 

Bizim tiyatrolarımıza göre uzun bir süreç…

Evet bu sürede üç oyun çıkarabilirdim. Oyunu çıkartırken de şunu da biliyorduk: Bu oyun bu kadar süreyi istiyor, çok çalışma istiyor. Bekletin, bekletin diye bize uyarılar veriyordu. Normalde eylülde çıkaracağımız oyunu biz ocakta çıkardık.

 

Sadece ‘Kabileler’de değil, genel olarak nasıl çalışıyorsunuz?

Ben öncelikle oyuncu insiyatifine çok inanan biriyim. Bir karakterin sahne üzerinde var edilmesinin yazardan ve yönetmenden önce oyuncuya bağlı olduğunu düşünüyorum. Benim hep inandığım nokta şu; bir oyuncu bir oyunu oynamayı becerdiği, ağzından çıkan her cümleyi, çıkmayanları da anladığı noktada yazardan da yönetmenden de hatta biyografik bir olay ise olayı yaşayan kişiden de daha iyi tanır. İyi tanımalı. En önemlisi her şeyiyle rolü tanımak. Canlandırdığımız karakteri hataları ve eksiklikleriyle tanır, anlarız. Onunla gerçek hayatta bir empati kurarız… Ancak o zaman iyi oynayabiliriz.

 

Yani sahnenin dışında da bir çalışma yapmak gerekiyor.

Oyunun çıkıp sahnede oynama dürtüsünün en sonda geldiğini düşünüyorum. En sonunda küçücük bir yer kapladığını düşünüyorum. Oraya kadar biriktirip biriktirip sonunda belli bir eğitimden geçmiş bir oyuncuysan o rolün altından kalkabiliyorsun. Oyun üzerine çalışmadan sahneye çıkıp çok başarılı bir performans gösteren bir oyuncu olduğuna inanmıyorum. Yönetmenle doğru ilişkiyi, ekip arkadaşlarınla doğru ritmi yakalarsan zaten oynarsın. Oyun bir şekilde izlenecek hale gelir. Buna çok inanıyorum. Okul hayatımda da böyle olmuştur. Sahne üzerinde çok iyi varolmak istiyorsan sahnede performansın dışında da yoğun bir çalışmanın olması gerekir. ‘Kabileler’ çalışırken, altı ay boyunca bir sağır gibi yaşadım

 

Ben de oraya gelmek istiyorum. Böyle bir oyunda sadece sağır ve dilsizi ya da bir deliyi oynamak için illa da bir iki kitap karıştırıp ya da bu vasıflara sahip birisini gidip gözlemlemek mi gerekiyor?

Elbette böyle olmuyor. Ben rolleri hiçbir zaman şöyle ele almadım. Bugüne kadar on iki oyunda on iki rol çalıştım, sinemada da oynadım, hiçbir zaman rolü spesifik noktalarında ele almadım. İşte sağır, dilsiz, eşcinsel gibi travmatik noktaları… Olayın püf noktalarını görmekten ziyade göze batırmadan karakteri çözümledim. Bu tür birçok belirgin özellikleri taşıyan karakteri herkes canlandırabilir. Bazen oyuncuları sanatçı olarak  değerlendirmiyorlar. Ben ise oyuncunun oyuna bir yorum kattığını, bu bakımdan oyuncunun sanatçı olduğunu düşünüyorum. Başka bir alandan örnek verirsem; aynı şarkı farklı kişiler tarafından farklı yorumlanıyorsa o şarkıcılar sanatçıdır. Yani oyuncu ezberlenmiş karakterleri değil yaratılan karakterleri bulmalı. Bu bakımdan zanaatkar değil sanatçıdır. Bir yazılmış metni biricik yoruma dönüştürüyorsan sanattır. O yüzden yaptığım şeye mana yüklemeye çalışıyorum. Hiç bir zaman püf noktayla uğraşmıyorum. Oynadığım rol kör, Hırant Dink’i vuran bir ‘tetikçi’ olabilir. Karakterin görülmeyen kısımlarını görmeye çalışıyorum. Yani metnin bahsetmediklerini bulmaya çalışıyorum.

sbt-brs-2

Bu yaratma sürecini nasıl oluşturuyorsunuz? Biraz daha açarsam, bu oyunda çok yakından tanıdığın bir sağır dilsizi mi canlandırdınız yoksa tüm bu çalışmaların ortasından mı bir şey çıkardınız?

Bunun yüzde ellisi hissi biraz da hayvani dürtüyle oluyor. Aslında hepsinin ortasında bir şey. Çünkü beklenilmedik zamanda bir şey üretiyorsun. Bu sene sahnede yaşadığımız ilginç bir olayı anlatayım:  Tabi ki bu karakterle ilgili araştırma yaptım, kitaplar okudum, sağır ve dilsiz arkadaşlarım oldu, işaret dilinin tekniğini öğrendim. Sahnede bir anda öksürmek zorunda kaldım. Anacak nasıl öksürmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bir anda tereddüte düştüm, sonra kendi kendimle baş başa kaldım ve o zaman nasıl olduğunu ifade edemeyeceğim bir refleksle cevap oluşturdum. Bunun birinden öğrenilebilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Sahne teslimiyetiyle ilişkili bir şey. Sanatçının sezgisel gücüne çok inanıyorum.

 

Benim edindiğim izlenim, seyircinin sizi İkincikat’ın bir parçası gibi gördüğü. Böyle bir tiyatroda ve yönetmen olarak Sami Berat Marçalı ile birlikte çalışmanın nasıl bir etkisi oluyor: Katkısı mı oluyor, dezavantajları var mı? Çünkü ‘İkincikat’ın belirli bir kimliği var.

Vardır mutlaka. Benim İkincikat’taki ilk oyunum 2011’de ‘Kainatın En Hızlı Saati’… İlk defa sahneye burada çıktım. İkinci oyunumu da burada oynadım ‘Limonata’. Sonra Bulut Tiyatro’da, Kraft’ta oynadım, biraz EmekTiyatro’da oynadım. Sonra buraya geri döndüm. Aslında önceleri belirli bir tiyatronun oyuncusu olma dürtüsünden, adının bir yerle bağıntılı olmasından hoşlanmıyordum. Şu anda böyle bir kaygım yok. Aklımda bazı değerler var ve bu tiyatro benim için iyi. Arkasında durabileceğim bir tiyatroda çalışmak benim için daha önemli. Tiyatroların sanat politikasının olması benim çok hoşuma gidiyor. Bir oyunun niye, kimlerle, ne zaman yapılacağını çok iyi biliyor. Kaç seyirci gelebileceğini de öngörüyor. Ticari bir kaygısı yok, gelen seyircinin arkasında olduğunu biliyor. Belki dezavantajı vardır, adının bir yere bu kadar yapışması hoş bir şey değildir ama ben memnunum.

 

Sinemada da oynadınız, bağımsız filmlerde. Hangisini daha çok benimsiyorsunuz, tiyatro mu sinema mı?

Tabi ki tiyaroyu daha çok benimsiyorum. Bana sorduklarında oyuncuyum değil tiyatrocuyum diyorum.

 

Bazıları tiyatro ile başlıyor, sonra bir dizide oynuyor, dizinin etkisi kaybolunca tekrar tiyatroya dönüyorlar.

Televizyon oyuncunun mesleğini ‘fast-food’laştırıyor

sbt-brs-6

İlkeli bir duruşunuz var. Tiyatro bir tutku sizin için. Bu nasıl bir süreç?

Konservatuara başladığımda öyle bir ‘tiyatro aşkı’m yoktu. Beni bu mesleğe çeken bir şey vardı, adlandıramıyordum, daha  on sekiz yaşındaydım. Oyunculuğu okuldan ziyade sahnede öğrendim. Sahneye çıktığım her oyunda oyunculuğu yeniden öğreniyordum. ‘Kabileler’i ayrı bir yere koyuyorum, bu oyunlar daha uzun bir mesafe kaydettiğimi düşünüyorum. Benim için sahici olmak önemlidir. Rol oynamanın, başka bir kişilik yaratmanın… Her şeyin ötesine geçersin ama temelde oyunculukta sahici olmak var. ‘Kabileler’ şu ana kadar oynadıklarımdan çok farklı, çok ötede ve fazla katmanı olan bir oyun. Farklı dillerle oynuyorum. İşaret dili çok farklı. Bunun yanı sıra ‘Kabileler’in kurgusu çok zor ve hızlı bir oyun. Genel provada, oyundan on gün önce, yapamayacağım yerler olduğunu düşünüyordum. Ama şimdi rahatım.

 

Bugüne kadar oynadığınız oyunlar içerisinde en beğendiğiniz veya beğenmediğiniz oyunlar var mı? En çok hangi rolü oynamak istersiniz?

Daha önceki oyunlarımı düşündüğümde kendimi oldukça şanslı hissediyorum. Oynadığım rollerin üstesinden kalktığımı düşünüyorum. Ama şu anda soracak olursanız benim için en iyisinin ‘Kabileler’ olduğunu düşünüyorum. Ne kadar başarılı olduğumu bir süreçten sonra göreceğim. Bu oyun sonrası için ilk defa şu soruyu sordum: Kendim için ne yapmalıyım?  Çünkü artık yaşım büyüyor. Genç oyuncu hey heylerinde değilim. Daha ayaklarımı sağlam basmak, meslek kariyerimi sağlam temellere oturtmak istiyorum. Her oyunun oyuncusu olmak değil istediğim. Her oyunda oynayacak oyuncu da olmak istemiyorum. Bir sonraki seçeceğim proje benim için çok önemli. ‘Kabileler’ devam ettiği sürece bir oyun çalışmak istemiyorum. Hayalimi soracak olursanız ben klasik bir şey oynamak istiyorum artık. Bir Çehov, bir Shakespeare… Örneğin ‘Martı’da Treplev’i, ‘Üç Kızkardeş’te Amca’yı oynamak isterim. Bir de Macbeth…

Bu tarz tiyatroların klasik oyunlara bakışları nedir, sahnelemeyi istiyorlar mı?

Yapmak isterler. Aslında hepsinde ortak konuşulan bir konu… Ekip tiyatrosu Festival için Macbeth’i hazırlıyor. Bülent Emin Yarar yönetiyor. Bizde de uzun süredir konuşulan bir şey bu: Aslında bir klasik oyun yapmalı mıyız?

sbt-brs-7

Bu klasik oyunları sahnelerken yorumun sınırı nedir?

Bence yorumun sınırı şudur;  yazarın dediği şey ile senin ne dediğinin örtüşmesi gerekir. Örneğin Shakespeare herkes kötüdür dediği bir oyunu ele alalım. Bende herkes kötüdür diyorum o zaman ‘Hamlet’i yapıyorum. Ama onu sahneleme şeklin, yorumun Shakespeare’in sözlerini saptırıyorsa bir proplem vardır. Yazarın mesajından yapmak istediğinden sapamazsın, sapmamalısın. Sözleri, çağları değiştirebilirsin o ayrı bir şey. Eğer başka bir şey söylemek istiyorsan o zaman başka bir oyun yap. Yada sen yaz.

 

‘İyi oyuncu’ ölçünüz nedir?

Ben sahnede büyük oyuncu şovlarına karşıyım. Aynı zamanda on kişinin oynayacağı bir oyunda on kişinin rolünün tek bir kişinin şova dönüştürerek oynamasına karşıyım. Ben rol kişisini izlemek isitoyorum. O oyuncunun şovunu izlemek, sahnedeki egosunu görmek istemiyorum. Bunları görmek istesem tek kişilik şovlara giderim. Ben hikâyeyi izlemek istiyorum. Rolü izlemek, karekteri izlemek istiyorum. Bazı oyuncularımız, kariyeri bir tık önde olan insanlar bunu yapıyor.

 

Festivalde de bir oyununuz var, onda rolünüz yok. ‘Kabileler’le ‘Park’ devam ediyor. Bu iki oyunda birden oynuyor olmak sizi etkiliyor mu?

Etkiliyor. Biraz yeni oyuna ara vereceğim. Daha önce altı ay ‘Limonta’da da oynuyordum, ‘Tetikçiyi’ de oynuyordum, Kraft’ta ‘Uğrak Yeri’nde de oynuyordum. Böyle bir altı ay geçirdim. O zamanlar üç rol arasında o kadar etkilenmiyordum ama şimdi etkileniyorum. Bu oyundaki role bir yılımı verdim.

sbt-brs-9

Bir ‘tiyatrocu’ olduğunuz için sormak istiyorum. Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarının dertlerini, oyuncuların sorunlarını biliyoruz. Sürekli tartışılıyor, konuşuluyor, kapanılsın, kapanılmasın, Genel Sanat Yönetmenleri değişsin, değişmesin, oyuncu gitti geldi vs. Bu konular hakkında düşünceleriniz neler? Özel tiyatroların, oyuncularının sorunları, sıkıntıları nelerdir?

Bu tarz tiyatrolarda kalıcı bir kariyer sağlayanlarla sağlayamayanlar arasında bazı farklar oluyor. Hepimiz aslında Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatrolarının dertleri ile çok uğraşıyoruz. Ben de yıllarca çok kafa yordum ve elimden geldiğince destek verdim. Ama şimdi o kadar önemsemiyorum. Özellikle yaşadığımız Gezi Olayları’ndan sonra Şehir ve Devlet tiyatrolarının hezayanları ile hiç ilgilenmiyorum. Çünkü o benim sorunlarımla hiç ilgilenmiyor… Bizim daha çok maddi sorunlarımız var. Bu tiyatronun gişeden başka hiçbir geliri yok. Sanatsal dertlerimiz yok ama bürokratik ve maddi sıkıntılarımız var. Ciddi paralar kazanmıyoruz. Tiyatro algısı değişiyor ama daha çok küçük bir zümre içersinde değişiyor. Ama hâlâ bu tiyatronun kapısından geçmemiş çok sayıda ödenekli tiyatro oyuncusu var. Benim zerre kadar umurumda değil Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatrosu’nun dertleri, çünkü bu tiyatro altı yıllık bir tiyatro ve Türkiye ortalamasının üstünde işler yaptığını düşünüyorum. Biz hiçbir şekilde ödenek alamıyoruz. Devlet Tiyatrosu bir oyununa bir milyon lira harcayabiliyor. Tepkilerini de asla samimi bulmuyorum. Bu tiyatroların Türkiye’deki entelektüel dünyaya zarar verdiğini düşünüyorum. Çok ucuza bilet satıyor ve çok kötü oyunlar sahneliyorlar… Oyuncusundan yönetmenine kimse işine asılmıyor. Bu lafımın çok arkasındayım yüzde yüz zarar verdiğini düşünüyorum. Beş kuruş devletten ödenek almıyoruz.  Bu tiyatroların bir haftalık boykotu, bizim sorunlarımıza dikkat çekilmesini sağlar. Biz onların umurunda değiliz ki. Ödenekli tiyatrolarla eşit şartlarda değiliz. Devlet  Tiyatrosunun kendi içersinde politikasını değiştirmesi gerekiyor. Onun halası, bunun amcası, bunun dayısı gelip oyun yönetiyor mutlaka biri birinin yakını oluyor. Böyle bir durum ülkeye de zarar veriyor. Türk Tiyatrosuna da zarar veriyor. Bana da zarar veriyor. Bazen bazı şeylerin yıkılıp yeniden yapılması gerekiyor. Şehir Tiyatroları o kadar bildiğim bir kurum değil ama bunu daha çok Devlet Tiyatroları için söyleyebilirim.  Sadece Şehir Tiyatrosunun kendisini çok soyutlayan ve dünya ile hiçbir ilişkisi olmayan bir tiyatro olduğunu düşünüyorum. Ama Devlet Tiyatrosu sürekli bir feryat figan konuşup duruyorlar. Devlet Tiyatrolarında 500 oyuncu var ise 498’i şu kapıdan içeri girmemiştir. Bu yalnız bizim için değil, başka bir tiyatronun oyunlarını izlemezler merak da etmezler. Ben 26 yaşındayım diğer tiyatroların ne yaptığını merak etmek zorundayım. Kraft ne yapmış, dot ne yapmış merak etmek zorundayım. Ama onlarda öyle bir merak yok.  İkincikat’ı ele alalım. Her sene on tane oyun öne çıkıyorsa bir tanesi mutlaka İkincikat’ın oyunu oluyor. 5-6 yıldır öyle. Nasıl merak edip bir kere kapısından içeri girmiyorsunuz. Bu durum beni çıldırtıyor. Benim kazandığımdan 20 kat daha fazla para kazanıyorsun.  Benim hiçbir hayat garantim yok. Eğer gerçekten sen samimiysen bu ülkenin tiyatrosuna ve entelektüel dünyasına bir katkı sağlamak istiyorsan benim yanımda olmalısın, merak etmelisin, gelip ne yapıyorum bakmak durumundasın. Gelip benim haklarımı savunursun. Kendi haklarını savunmak çok kolay onu zaten savunursun, önemli olan gelip benim haklarımı savunabilmek. Dünyada  bütün politikalar için böyledir. Başkalarının haklarını savunduğun ölçüde gerçek bir hamle yaparsın. O yüzden kökleşmiş özel tiyatroları daha değerli ve daha sembolik buluyorum. Onların da çıkıp bize neden ödenek verilmediğini sorması lazım. Bunu yapmadıkları içinde genç kuşak tiyatrocular onları asla iyi hatırlamayacak. Bütün o kurumdaki büyük yönetmenler, büyük isimler, yaşı bir yere varmış bütün büyük hocalar, bütün prodüksiyon, tiyatro sahipleri bu ilgisizlikleri ile beni  yok etmeye çalışıyor.

 

Onların savunması da şu: Biz halk gelsin beş liraya oyun izlesin diye buradayız. Tiyatro için bir alt yapı oluşturuyoruz, tiyatro izleyicisi yetiştiriyoruz gibi… Kendi istediğimiz oyunları oynayamıyoruz, seçim şansımız yok, özgür değiliz diye yakınıyorlar…

Katılmıyorum. Seyircileri kötü oyunlara, oyunculuklara alıştırıyorlar. Onlar seyirci üzerinde “Herhalde tiyatro bu değildir” gibi bir algı oluşturabilirler. Çünkü kötü. Beş yılda bir tiyatro anlamında elle tutulacak bir oyun çıkardı. Onun dışında yaptığı hiç bir şey yok, ama milyarlarca lira harcadılar.

RÖPORTAJ: SABİT DOĞAN

www.dirensanat.com

 

 

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.