YAVUZ PAK: ASIRLIK ÇINAR DARÜLBEDAYİ’DEN BİR ÖZGÜRLÜK RESİTALİ: HAYAL-İ TEMSİL

0

 

YAVUZ PAK
YAVUZ PAK
 “Beni acıyarak değil, düşünerek severek, kucaklayarak hatırlayın. Tiyatro varsa ben varım!” demişti Afife Jale. Tiyatro sahnesinde boy gösteren ilk Müslüman Türk kadını olarak tarihe geçmiş,  bir devrin başıyla ötekinin sonu arasında bir yerde, kendine olan güveni ve cesaretiyle “tutkusunun” peşinden giden kadın olmak, O’nu unutulmaz kılmıştı. İlk oyunu Yamalar’dan sonra rol aldığı Odalık oyununda oynadığı günlerde, karakola götürülerek sorgulanmış ve “Dinini, milliyetini, namusunu unutarak sahneye çıkıp oyun oynayan sen misin?” haykırışıyla bir zabıta şefi tarafından tokatlanmıştı. Dine, milliyete, namusa tutsak edilen kadının sahnedeki ilk çığlığıdır Afife. O’nu boğmaya çalışan, din, milliyet ve namus kavramlarını kendisine pusula belleyen zihniyet, çöken bir imparatorluğun politik zihniyetinin izdüşümüdür gerçekte. Zira, zamanın iktidar odakları, Osmanlıcılığın, ümmetçiliğin ve Türkçülüğün resmi ideoloji arayışlarına derman olmasını ummuşlar ve iktidarlarını ayakta tutabilmek adına bu dallara dört elle sarılmışlardır. Dönemin despotik iktidarının muhafazakâr elinden yediği tokatla dünyası kararan Afife,  iktidarın baskısıyla Darülbedayi’den atılır. Tiyatro tutkusuyla baba evini terk etmiş, belediye talimatıyla işsiz kalmış olan Afife Jale, genç yaşta ölümüne giden yolun ilk dönemecindedir artık. Cumhuriyet ile birlikte yeniden sahnelere dönerek Anadolu’da turnelere çıksa da zihinsel ve fiziksel olarak toparlanamaz. Sadece 39 yaşındayken, tabutunu sadece dört kişinin kaldırdığı bu “tiyatro fedaisi” aramızdan ayrıldığında, oyunun diğer kahramanı Bedia Muvahhit sanatının zirvesindedir.

  

Tiyatro aşkıyla daha 18’inde iktidara başkaldıran Afife’yi tokatlayarak sahneden indiren ve O’na tiyatro boşluğunun yarattığı tükenmişlik sendromunu doldurabilmek için morfine bağımlı bir hayatın girdabında boşanmayı, yalnızlığı, sefaleti, sokaklarda süren ve hastanede son bulan bir yaşamı dayatarak genç yaşında sessiz sedasız ölüme gönderen “iktidar”, Bedia’ya bir gül bahçesi sunar. Aynı tarihsel kesitte, aynı coğrafyada yaşayan iki sanatçıdan biri iktidarın “zorbalığına” maruz kalarak yokedilirken, diğeri iktidarın “şefkatine” nail olup yüceltilir. Bedia, yeni rejimin, Cumhuriyet’in modernizmden devşirdiği özerk sanatın ve burjuva romantizminden aşırdığı starlık sisteminin ilk “yıldızlarından” biri olur. “Ulus-devletin yurttaşlarına doğrudan ulaşarak ideallerini aktarabilmesi, kendi bünyesinde merkezileşen ideolojik/politik yapıyı oluşturarak güçlendirebilmesi için,  iletişim gücü ve etkisi tartışılmaz olan tiyatronun da “araçsallaştırılması” gerekmektedir. Bilindiği gibi, ulus inşası süreçleri, tarihin ilk politik sanat rejimlerini doğurmuşlardır ve sanatın belli bir ilkeye göre düzenlenerek işlevselleştirilişinin en dolaysız sonuçlarını doğururlar. Modernist “özerk sanat” anlayışının, politika ile sanat arasında çektiği kalın hat zevahiri kurtarmaya yetmez” (1) Modern Cumhuriyet’in kültür politikalarının “kadın sanatçı idollerine” gereksinimi vardır. İşte bu süreçte, Bedia bizzat Atatürk’ün talebiyle ilk kez 1923 Temmuz’unda İzmir’de tiyatro sahnesinde boy gösterir ve yeteneği ile kısa zamanda şöhret basamaklarını tırmanır. Ancak “sanatçı” Bedia, zamanla iktidarın gölgesinde soluksuz kalır. Oyunda Bedia’nın şu replikleri esaretini ve isyanını yansıtıyor: “Herkes bana özgür kadınsın diyor! Özgürlüğün yüzü olmuşum ben. Belki de ben hiçbir şey olmak istemiyorum. Peki ya benim hiç bir şey olmama özgürlüğüm ne olacak? Kadınlar bana emanetmiş. Peki ya ben kime emanetim?! Hiçbir şey olmadan sadece oynamak istiyorum. Ama yok. Hayır. “Sen Bedia Muvahhit’sin!. Ne kadar tuzaklı bir kelamdır bu. Sadece özgürce oynayalım. Kaç insanın kalbi körelecek kim bilir böylesi hırslarla. Sen bir yıldızsın… Sen bir yıldızsın…Bir koca yalana bel bağladık! Gerçek özgürlük yıldız olmak değil…” (*) Sanatın iktidara mahkûm oluşuna isyanıdır Bedia’nın replikleri…Sanat ile politika, birbirleriyle ilişkili olsunlar mı, olmasınlar mı diye sorulacak iki ayrı daimi gerçeklik değillerdir. Varlıkları, duyumsanabilir olanın paylaşımına bağlı olan, birbirlerine bağlı ve koşullu gerçekliklerdir. Ancak iktidar ile sanatın ilişkisi tarih boyunca sorunludur ve sanat iktidara içkin bir olgu değildir hiçbir zaman. Platon’un Devlet kitabı bunu çok iyi anlatır bize. “Platon’un şairleri şehirden uzak tutma çabası, yanlış yorumlandığı ve çarpıtıldığı gibi, sanatın politik olarak yasaklanması anlamına gelmez. Platon’un yaptığı ‘iktidarı’ geri çekmektir. Zira duyumsanabilir olana dair paylaşım, işlerinden başka bir şey yapmaya zamanları olmayan zanaatkârların elinden politika sahnesini; kendilerinden başka bir kimliğe bürünebilecekleri için şair ve tiyatrocuların elinden iktidar sahnesini geri çeker. Böylelikle sanatçıyı iktidardan uzak tutmayı hedefler. Platon, Devlet’ini toplumun organik hayatı olarak kurmak için bu heterojenlik mekânlarının ikisini birden dışlamaya çalışarak, sanatı iktidardan korumayı hedefler. “ (2)   Öte yandan, Temsil-i Hayal, gizli kahramanı, Dikran’ın şahsında;  tüm yoksunluklara rağmen Türkiye Tiyatrosu’nu sancılar içinde doğurarak vareden, besleyip büyüten ve gözeterek bugünlere gelmesini sağlayan, modern tiyatromuzun hamurunu alınterleriyle yoğuran  azınlık halklarına ve özellikle Türkiyeli Ermenilere şükranlarını sunuyor. Sanatın kardeşliğe, sevgiye ve saygıya içkin oluşunun naif bir tezahürü Dikran…Ve O’nun ağzından dökülen şu sözler, Afife ile Bedia’nın tiyatro aşklarını özetlerken sanatın kalbine  ışık tutuyor: “Tutku nedir bilir misiniz? Bence tutkun olmak lazım bir şeylere… Denize, gemilere, tayyarelere belki de bir böceğe. Bence insanı insan yapan öğrenme kabiliyeti değil tutkusu. Sıradan bir şeyden değil, vahşice bir tutkudan bahsediyorum. Tutku ölümü yok sayan bir histir…(*) Gerçekten de, sanat ancak tutkuyla varolabilir ve o tutku ancak özgür bir diyarda, özgür bir zamanda tüm insanlık tarihinin ortak hayaline; güzelliğe ve iyiliğe dönüşebilir. Nitekim, oyunun finalinde, Dikran’ın çağrısıyla hayali olarak ilk kez birlikte sahneye çıkan Afife ve Bedia, “Gönlüm Sensiz Olmaz” kantosuyla neşe içinde dans ederlerken adeta düşleri gerçekleşiyor ve sanatın, iktidarların ihtiraslarından kurtularak özgürleştiği temsili bir zamana ve mekâna uzanıyorlar. Dikran’ın hayal-i temsili, yalnızca bu coğrafyanın değil, tüm dünyada sanatçıların hayalini yansıtıyor: Kendi “politika”sını üreterek hayatla ve insanla bütünleşecek, muhafazakâr iktidarların kölesi ya da modernist iktidarların kuklası olmayacak “özgür sanat”… Hayal-i Temsil’in yazarı Ahmet Sami Özbudak çok katmanlı bir dille oldukça başarılı bir tekste imza atarken, Cem Yılmazer’in sade ve işlevsel sahne ve ışık tasarımı, Nihal Kaplangı’nın pratik ve oyunun ruhunu yansıtan kostümleri göz dolduruyor. Afife rolünde Şebnem Köstem ve Bedia rolünde Hümay Güldağ gerek solo gerekse kolektif performansları ile ayakta alkışlanmayı hakediyorlar. Dikran’ı canlandıran, bir maestro gibi sahnenin tamamına hakim olan ve 8 karaktere birden can veren oyunun yönetmeni Yiğit Sertdemir ise “Paralel Sorgu” söyleşimizde sevgili Tomris İncer’in şu sözlerini haklı çıkartıyor: “Yiğit, bugün tiyatromuzun dehalarından biridir.” Darülbedayi, 100. yılında Hayal-i Temsil gibi muhteşem bir oyunu sahneleyerek hem vaktiyle iktidar baskısıyla işine son verdiği Afife Jale’ye dair bir “özeleştiri” hem de iktidar zoruyla kutsayarak ideolojik bir ikona dönüştürdüğü Bedia Muvahhit üzerinden bir “eleştiri”  sunuyor. Bir asırlık tarihi boyunca politik iktidarların her türden baskısına ya da ehlileştirme girişimlerine maruz kalan ve bugünlerde bile kapısına kilit vurulmakla dahi tehdit edilen bu ülkenin en köklü sanat kurumunun, sanata ve tiyatroya dair “özgürlük” şiarını bizzat kendi tarihinden ve sahnelerinden yükseltmesi, bu coğrafyada tiyatronun artık iktidarlar tarafından yokedilemeyecek kadar kök saldığının bir göstergesi!… 
YAVUZ PAK

Kaynakça:

Kreft, Lev  ”Sanatın Siyaseti ve Siyasetin Sanatı” . Sanat, Siyaset. Ed.: Ali Artun, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s:25

Ranciere,  Jacques. “Estetiğin Huzursuzluğu”, İletişim Yayınları,  İstanbul,  2012,  s:30

(*)  Özbudak, Ahmet Sami , “Hayal-i Temsil” oyun tekstinden.

PAYLAŞIM
Önceki İçerikÜSTÜN AKMEN: “DEFNE HALMAN SANATIMIZIN BAĞBANLARINDANDIR.”
Sonraki İçerikPINAR ÇEKİRGE: BİR GEÇMİŞ ZAMAN TUTANAĞI – HAYAL-İ TEMSİL
SABİT DOĞAN Eğitimci • Yazar • Sanat İnsanı • Dijital İçerik Üreticisi Sanatın İzinde Başlayan Bir Yolculuk Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Biyoloji Öğretmenliği mezunu olan Sabit Doğan, sanatla ilk kez OMÜ Tiyatro Topluluğu’nda (OMÜTİT) tanıştı. “Kanlı Nigar” oyunundaki Narçin karakteriyle sahneye adım attığında, performansı büyük yankı uyandırdı; oyun onlarca kez sahnelendi, her şehirde yoğun ilgi gördü. Eğitimci kimliğine geçişinde idealizmiyle öne çıkan Doğan, öğretmenliğe Şanlıurfa Siverek’in Hanharabe Köyü’nde başladı. İstanbul’un konforunu geride bırakıp, zor koşullarda eğitim vermeyi seçti. Askerliğini Şırnak Beytüşşebap’ta yaptıktan sonra yeniden İstanbul’a döndü. Yazarlık, Dergicilik ve Dijital Yayıncılık İstanbul yıllarında tiyatro oyunculuğu, metin yazarlığı ve senaryo çalışmalarına yöneldi. Hürriyet Gösteri Dergisi'nde Hami Çağdaş’la birlikte hazırladığı kültür–sanat dosyaları ve röportajlar büyük ses getirdi. Daha sonra kurduğu www.dirensanat.com adlı dijital sanat portalı, 15 yıldır Türkiye’nin en saygın kültür–sanat yayınlarından biri olarak varlığını sürdürüyor. Hem kurucusu, hem yayın yönetmeni, hem de editörü olan Doğan; sanatın ve sanatçının sesi olmayı ilke edindi. Portal, “Yılın En Prestijli Sanat Haber Kaynağı” ödülünü kazandı. Diren Sanat YouTube Kanalı’nda ise 200’ü aşkın sanatçı, yönetmen ve yazarla yaptığı röportajlar sanat dünyasında büyük yankı uyandırdı. Eğitimde İnovasyon ve Duyarlılık Sabit Doğan, Beşiktaş Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi’nde biyoloji öğretmenliği yapmaktadır. %0,1’lik dilimden öğrenci alan bu okulda 15 yıldır görev yapmakta; sadece ders anlatan değil, öğrencilerini yaşamla tanıştıran bir rehber olarak görülmektedir. Kurucusu olduğu Robotik Kulübü, ulusal ve uluslararası yarışmalarda birincilikler kazandı. Ayrıca Raylı Sistemler Projesi’ni organize edip yürütücülüğünü üstlendi, Beyaz Bayrak Projesi’nde görev aldı, TÜBİTAK Türkiye Birinciliği kazanan öğrenciler yetiştirdi. Türkiye’de mobbing kavramını ilk kez gündeme getiren eğitimcilerden biri olarak dikkat çekti. Bu konuda açtığı ilk davalar ve kamuoyu çalışmaları birçok kişiye cesaret verdi; hakkında tezler yazıldı. Dijital Dönüşümün Sanatçı Yüzü Sabit Doğan bugün, sosyal medyada milyonlara ulaşan içerikleriyle hem sanatın hem eğitimin yüzünü dijital dünyaya taşımaktadır. Eğitim, sanat, mizah, kişisel gelişim, yemek kültürü ve edebiyatı harmanlayan içerikleri; aylık 40 milyondan fazla izlenme elde etmektedir. Kendisini “bilim ve sanatın izinde yürüyen bir eğitimci” olarak tanımlasa da, izleyicileri onu çoğu zaman evin içindeki bir dost, bir ağabey, bir rehber olarak görür. Sıcaklığıyla, derinliğiyle ve üretkenliğiyle hem öğretmen hem anlatıcı, hem sanat insanı hem de dijital çağın vicdanıdır. “Sanat, insanın kalbine dokunmadan hiçbir işe yaramaz.” — Sabit Doğan