YILDIRAY ŞAHİNLER: HALK İÇİN, HALKIN İÇİNDEN TİYATRO

1

Yönetmen ve oyuncu Yıldıray Şahinler,  Bezirgân ile İstanbul Halk Tiyatrosu’nda, Doğum Günü Partisi’yle İstanbul Şehir Tiyatroları’nda seyircisi ile buluşmaya devam ediyor. Şehir Tiyatroları’nda uygulanan baskı ve sansüre rağmen sanatından en ufak bir ödün vermeyen yönetmene, bu cesur duruşun zorluklarını oyunları ve tiyatroya bakış açısı üzerinden sorduk. İlk olarak Şehir Tiyatrolarında sahnelenen Doğum Günü Partisi’nin Pinter’in bir başyapıtı olduğunu önemle vurgulularken, ilk oynadıklarında engellenen oyunun bugünlere gelmesindeki sürecini de bizlerle paylaştı. Şehir Tiyatrolarında yapamadıkları oyunları sahneleyebilmek için kurulmuş Halk Tiyatrosunda ise farklı bir yorumla sunulan oyun din tüccarlığı daha da önemlisi bir aç gözlülüğün hikâyesi… Bu özelliğiyle de günümüz sorunları üzerinden, toplumla iç içe bir meselesi var. Biz de heiki oyunun yönetmeni olan Yıldıray Şahinler’le,  günümüz siyasetçisinin ve sanatçısının sanata bakış açısı, özel tiyatroyla ödenekli tiyatro arasındaki farklılıklar; bir oyuncunun yönetmen olarak oyuncuya, yazara, tiyatroya bakışı gibi birçok konu üzerinde konuştuk…

 

Şehir Tiyatrolarında ya geleneksel biçimleri destekleyen ya da klasik oyunlar görmeye alıştık.  Sizce Absürd Tiyatro, istenildiği kadar seyircisine ulaşabiliyor mu?
yıldıray şahinler.foto2 (1)Ulaşamıyor… O kadar ulaşamıyor ki,  Doğum Günü Partisi Absürd Tiyatronun bir örneği değil, seyirci bunu bile bilmiyor. Absürd Tiyatroya sokabilirsiniz, sonuçta çok yakın ilişkisi var. Ancak Pinter, kendini Absürd Tiyatro tanımının içinde saymıyor ve sayılmasını da istemiyor. Pinter, buna direnmiştir. Pinter, kendi dilini kurmuş bir yazardır. Örneğin; Şehir Tiyatrolarında yakın zamanda, ‘Godot’yu Beklerken’ oynandı. Şehir Tiyatrosu, her şeyi oynayabilir.  Repertuarı yüz on yıllık… İçinde her şey var. Ancak oynatmıyorlar! Oynattırmıyorlar! Dergide de yazdım. Bu oyun Ali Taygun’un projesiydi. Ben yıllar önce konservatuardayken oynamıştım. Rahmetli Ali Taygun  bu oyunu yapmak istedi. İskender Pala, o dönem bizim repertuar kurulundaydı. Kendisi Kültür İşleri Daire Başkanı’ydı ve oyunu engelledi. Ben bunu Galada da söylediğimde; ‘Ne varmış ki bu oyunda?’ diyenler de oldu. Oyunda bir şey yok, yazarda var. Çünkü o dönem, ‘Dağ Dili’ diye bir oyun yazmış Pinter. Kendi dilini konuşamayanların hikâyesi… Bir kadın, hapishanede ki oğlunu sadece görmek, onunla konuşmak, ziyaret etmek istiyor. Kadına diyorlar ki, bizim dilimizi konuşacaksın. Dağ dilini konuşmayacaksın. Kadın bilmiyor ve bilmediği için de konuşamıyor. Şimdi siz o gün bu yüzden bunu sansürlediniz. Şimdi, dağ dilini siz konuşuyorsunuz. Nasıl iş bu? Oyuncak mı bu? Koskoca Nobel Ödüllü yazarın oyunu bu! Sansürlene bilir mi, sen yasaklısın diye? Bunu bir yazar yapabilir mi? Bu insan bir de çok satan kitapların yazarı… Bu nasıl bir anlayıştır, akıl ermiyor. Nihayetinde üç sezondur oynanıyor oyunumuz.

Absürd Tiyatro genelde yanlış algılanan ve algılatılan bir kavram. Siz oyunu sahnelerken seyircinin algısı için gerek karakterler gerek yarattığınız dünya açısından ne gibi farklılıklar ortaya koydunuz?

Ben, Pinter’i tanıdığımı düşünüyorum. Konservatuar zamanında, Türkiye’de hiç çevrilmemiş bir oyununu Dışarda Bir Gece’yi çevirmiştim. Hatta oynamıştık da. Pinter hakkında epeyi okuma yaptım ve çalıştım. O dönemde Pinter, benim için daha karanlıklardaydı. Doğum Günü Partisi’nin dekorunda gördüğünüz renkleri taşımayan bir dünyanın yazardı. İçine girdikçe ve kendi sanatımla ilgili görüşlerim geliştikçe, aslında O’nu doğru tanımadığımı anladım. Pinter’in bu oyunla ilgili sonradan bulduğum ve tam da yorumumu doğrular bir sözü var: “ Benim yapmak istediğim günlük yaşamın abukluklarını -absürd detayını ben öyle çeviriyorum-, bunların ne kadar komik olduğunu, insanlara gösterebilmek.” Gerçekten de böyle baktığım zaman, her şey çok komik. Her şey saçma sapan. Birinin giyimine komik diyorlar, sonra öyle şeyler giyip ortaya çıkıyorlar ki…  O sıradansa, o zaman onlar için komik olmuyor. Aslında ona göre de diğeri komik. Pinter’in komik bulduğu şey bu. Biz kendi yaşamımızı biraz saçmalaştırıyoruz. Gerçekten yaşamıyoruz, gerçek hayatta böyle bir şey yok. Gerçek hayatta, herkes oturup işine bakıyor. Pinter, aslında bu diyaloglarla ördüğümüz ağın ne kadar geniş ve ağır olduğunu anlatmaya çalışıyor. Aile denen şeyden başlayarak bu ağ öyle bir büyüyor ki…  Sen çok sevgi gösterdiğini zannediyorsun ama aslında çocuğuna faşizm uyguluyorsun. Ve çocuğunu da faşizmin altında yetişmeye uygun bir yapıya getiriyorsun. Senden sonra öğretmeni, ondan sonra iş yerindeki patronu… Sonra bir bakıyor emekli olmuş,  hayatı bitmiş. Bence Pinter bunu diyor. Aslında dekoru ben bu kadar yamultmak istememiştim. Bu bira fazla ileri gitti. Barış Dinçel’in dekoru ve çok da beğeniliyor.

Sonuçta bunu yapmak isteseniz de karşınızda Pinter gibi sert bir kaya var. 1957’de yapıldığında İngilizler “Of bu ne ya hiçbir şey anlamadık saçma sapan…” demişler. Dolayısıyla da hemen kalkmış oyun. O kadar da kolay değil! Bunda birazda son dönem de tiyatro seyircisine yüksekten bakmış olmalarının da etkisi var. Bizim seyircimizle aramamızda kopukluk yok. Bir yerde yemek yediğimizde seyirciler yanımıza gelip, fotoğraf çektiriyorlar. B

     Doğum Günü Partisi’nde hem oyuncu hem de yönetmen olarak yer alıyorsunuz. Zorluğu malum… Bunu nasıl başarabiliyorsunuz?
doğum günü partisiAslında çok basit… Bizim aksesuarcı Fiko’yu koydum kendi yerime. Rolüm de biraz uygundu o bakımdan çünkü baskı göreni oynuyorum ve onlar beni sürekli sorguluyorlar. Özellikle ikinci perde de Stenly durup bir taşın üstünde gözlemliyor olup biteni. Mimiklerimi vs. tasarladım önceden. Yalnız bunlar arkadaşlarımın çalışmasına engel olabilecek şeyler değildi. Oyunun içine sık sık girip çıkabildim. Öyle olmasaydı da mümkün olabilirdi. Olamadığı durumda da dışında duruyorum. Mesela Bezirgan da ona cesaret edemedim. İçinde olmayı çok isterdim. İşin bir de şu yanı var ben oyuncuyum. Her ne kadar oyun yönetsem de yönetmen olarak tanımlayamam kendimi. Bir oyuncunun oyun yönetmesi gibi diyebiliriz. Benim yönetmenlik serüvenim yirmi beş yıl bazı yeteneksiz yönetmenlerin elinde heba olmak sonucunda bir tepki olarak doğdu. Genç yaşımdan başlayarak büyük roller verildi bana, liderlik ederek oynadım. Farkında olmadan bir liderlik-tiyatro açısından- güdüsü geliştirmişim. Okuyan, düşünen, araştıran, geliştiren, çeviren biri olmaya çalışarak zaman içerisinde önerilerle gelmeye başladı. Bir adım ötesinde yapılmasını istediğim bir oyun vardı: ‘Barut Fıçısı’ diye. Barış Dinçel ile konuştuğumuzda “Sen her şeyi düşünmüşsün, oyunu senin sahnelemen gerektiği hariç… Bu oyunu sen yönet” dedi. Barış, beni bu şekilde cesaretlendirdi. İlk o oyunun, sonrasında da diğer oyunlarımın dekorunu kendisi yaptı. Ben oyuncu olduğum için oyuncunun tarafından bakıyorum. Oyuncunun ifade alanının olması gerektiğini bildiğim için, o alanı uygunlaştırmaya çalışıyorum. Bizim jenerasyondaki yönetmenlerin, son zamanlarda söylediği gibi; benim oyunum, benim tiyatrom, benim Sheakspere’im gibi kelimeler hiç kullanmadım. Bence sinemada oyun yönetmenin olur ancak; tiyatroda oyun, oyuncunundur. Yazarın bile olmaktan çıkar. Çoğu iyi yazar bunu bilir. Bu yüzden parantezleri yok denilecek kadar azdır. Oyuncunun dünyasını kısıtlamak istemez. Her oyuncu farklı oynamayacak olsa, o oyun zaten bir daha oynanmazdı. Yoksa Sheakspere o günden bu güne nasıl oynanmış olurdu? Herkes ezbere biliyor o metinleri ancak oyuncular o oyuna farklı bir dünya getiriyorlar. Yazar, ortak bir kotada erimeleri için oyunculara destek olur, alan açar. Bir üst gözdür. Yönetmen isterse bir oyuna gelmeyebilir ancak oyuncu oyuna gelmek zorundadır. Ben de yönetmen olarak, oyuncu ile seyirci arasında güçlü bir yardım sunmaya çalışıyorum. Ne yaptığını bilen, ne anlatılmak istediği belli olan bir oyun olsun diye bir yöntem, bir yol, bulmaya çalışıyorum.

 

Harold Pinter “Dağ Dili” oyununda Kürt sorununu ele alıyor. Bu özelliğiyle de sizin seçtiğiniz gibi toplumsal bir mesele ve günümüzde önemli bir yere sahip. Neden Pinter’in böyle bir oyunu varken Doğum Günü Partisi’ni sahnelemeyi tercih ettiniz?
bezirgan5Üç sene öncesinde Şehir Tiyatrolarında bu oyunu sahneye koyduğumda oynanabilir miydi bilmiyorum ama şimdi onanabilir herhalde. Benim seçimimin nedeni o değildi. Dağ Dili aslında bu kadar iyi bir oyun değildir. Kısa bir oyun ve dağla birlikte yayınlanmıştı ve öyle oynanmasını öneriyordu. Kısa bir oyun olduğu için bir çare bulmak gerekiyordu. Doğum Günü Partisi ise Pinter’in başyapıtı. Bizim sürekli konuştuğumuz ve Zeki Demirkubuz’un geçenlerde de işaret ettiği; Çehov, Dostoyevski gibi iyi yazarların ortak bir özelliği vardır. Aynı kitabı yazarlar çünkü meseleleri bellidir. O meseleyi insana anlatmak çok zor. Kötü ve acemi yazarlar her şeyi b

irden anlatmak isterler. Her şey hakkında fikirleri vardır. İyi yazarın ise aklında tek bir şey vardır ve onu anlatmak için ömrünü tüketir. Kendimi iyi yönetmen sınıfına sokmak için söylemiyorum. Biz de derd

i olan bir tiyatroyuz. Alevli Günlerle Bezirgan’ı yaparken hiç bunu düşünmemiştim ama bir baktım ben aynı şeyi anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla Pinter da o iyi yazarlardan bir tanesi ve benim anlatmak istediğim şeyi- tek bir kelimeyle anlatmak istemem- çok farklı bir yoldan  anlatıyor. İstanbul Halk Tiyatrosunda tercih etmeyeceğim bir yoldan ama ödenekli tiyatroya uygun. Ayrıca ödenekli tiyatronun halka ulaştırma zorunluluğu olduğunu düşündüğüm bir metin. Çok geniş bir yelpazesi olmak zorunda… Ödenekli tiyatroların ve özel tiyatronun oynayamadığı şeyleri oynamalılar. Özel tiyatroya rakip değil alternatif olmalı yani bana rakip değil, ticari olarak kaldıramayacağım oyunları oynamalı. Bu yönde kafamın iyi çalıştığını düşünüyorum çünkü yönettiğim hiçbir oyun boş kalmadı.

 

Halk Tiyatrosunda sergilediğiniz oyun Bezirgân, din tüccarlığını tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Daha önce sahnelediğiniz Alevli Günlerde de din kavramı üzerinde durmuştunuz. Bunun önemli bir nedeni var mı?

bezirgan-oyununa-izleyicisinden-tam-not-4456775_6753_oSadece din kavramı demek doğru olmaz. Alevli Günlerde benim slogan olarak seçtiğim cümle şu: “ Çoğunlukta olanların azınlıkta olanlara ne kadar tahammülsüz olduğunun göstergesi.” Biz kendi alanlarımızda çoğunlukta olan kısma geçip azınlıkta kalan kısmı unutup, karşımızdakine baskı uygulamaya başlıyoruz. Acımasız oluyoruz. Bu okuldan başlıyor. Mesela bir çocuğun tipi değişikse, fakirse, utangaçsa, popüler çocuklar tarafından eziliyor. Ancak biz daha sonra dindarlar tarafından baskı görüyoruz, deriz. Bizim hep beraber böyle düşünmeye ihtiyacımız var. Yoksa hiçbir şey değişmeyecek. Benim ilk gençlik yıllarımda %1-2 oy alan bir partiydi, Milli Selamet Partisi. Oradan buraya geliş hikâyesini onlar da unutmamalılar biz de unutmamalıyız. Türkiye de sol hiçbir zaman tam anlamıyla iktidar olmadı ama bir gün olacaksa solun da bu anlayışı unutmaması gerekir. Yoksa kendinden uzağa düşer zaten. Bezirgânda ise Alevli Günlerden farklı olarak – herkese din bezirgânlığı olarak gözükse de- bir aç gözlülük hikâyesi de var orada. O açgözlülük de içten içe toplumu kemiren bir şey. Her anlamda çok açgözlüyüz biz, twitter kullanırken bile. Birbirimizi yiyip yutacak kadar açgözlü olabiliyoruz. Böylece o inandıklarımıza, düşündüklerimize, iddia ettiklerimize ters düşüyoruz. Buna işaret etmesi de önemli. O anlamda Moliere bir bütünlük taşır. Daha önce işaret bahsedildiğini sanmıyorum bu bütün oyunlarında var olan bir tema. Ben öyle okuyorum. Bu bir kıvırtma olarak algılanmasın sonuçta din baskısından mustarip insanlarız biz. Deniliyor ki; bu memlekette başörtülü kızlar üniversitelere girebilsin. Tabi ki girebilsin. Ben bunun için mücadele verip sokakta yürüdüm ama bir zahmet mini etekli kızlar da üniversitelere girebilsin. Ramazanda oruç yiyor diye demir çubuklarla çocuklar dövülmesin. Demokrasi, özgürlük, sadece bir kesim için yok. Çoğunlukta olan, azınlıkta olana acımasız olup, baskı uygulamayacak. Önemli olan azınlığın haklarını korumaktır. Bunu bir şekilde başarmak gerektiğini hissettiğimiz için de oyunu sahneledik. Aslında Cem Davranın önerisiydi ve ben çok cazip buldum. Bana ait olan sahnede daha önce denenmemiş fikirlerdir. Sahne de aklıma gelmeyecek şeyler yapıyor oyuncular, bu da kendi başarıları.

 

Oyunun bazı bölümlerinde Orgon karakterini konuşturarak günümüz sorunlarına değiniyorsunuz. Orgon karakterinin günümüzde bir karşılığı olduğunu düşünüyor musunuz?

bezirganHepimiz. Bizim Orgon, samimiyetle inanan ve çok bağlanan biri. Bir şeye çok bağlanabiliyorsan, Orgonla empati kurup, onu anlayabilirsin. Marx’a inanırsın ve dünyayı Marksizmin kurtaracağına inanabilirsin. Bunun içinde bir kötülük yok ama ne zaman bu durumu kötüye çıkaran bir yan çıkıyor… Bunu ben başkasını işaret ederek göstermek istemedim. Bu memlekette de öyle oldu zaten Tartüfler Orgonların içinden çıktı. Dışarıdan gelmedi. Bu memleketin kendine özgü bir İslam’ı vardı. Benim babam beş vakit namazını kılardı ama sosyalistti. Nasıl oluyordu ben de bilmiyorum ama oluyordu. Bunu tartışmak kimseye düşmez. Ancak kimse bu yüzden toplumla karşı karşıya gelmiyordu. Yani sen nasıl Müslümansın içki içiyorsun ya da nasıl sosyalistsin namaz kılıyorsun demiyordu kimse. Sonra başka bir din yaşanmaya başlandı ve baskıcı hale geldi. Kimsenin İslam’ı yaşamasına engel olunduğunu düşünmüyorum ama başka inançların ya da inançsızlığın yaşanmasına engel olunduğu apaçık ortada. Bunu da kimse inkar edemez. Orada iş temiz inançlı olmaktan çıkıyor. Belli bir cemaatle hareket edip, cebini doldurmak için camiye gidiyorsan orası ibadethane değil, yaptığın da ibadet değil. O zaman sen Allah’ı kandırıyorsun, inandığın şey her neyse ilk önce O’na ihanet ediyorsun. Bu konuda büyük ikiyüzlülük var ama sadece din eksenli değil. Her alanda bu durum böyle… Bakıyorsun, sendikanın içinde de sendika ağasına toslamışsın. Öteden beri aynı… Sol’un kendi içindeki problemlerine bakın, kendi içinden çıkardığı açgözlü canavara bakın! İyi lider olabilecek insanları ve iyi olabilecek partileri yediğini görebileceksiniz. Örneğin ben Ufuk Uras’ı Orgon ve Tartüf olarak görüyorum.

 

Halk Tiyatrosunda daha fazla toplumsal sorunlara eğilmenizin bir nedeni var mı? Yoksa Şehir Tiyatrolarında da kendinizi yeterince ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?

halk tiyatrosuHayır. İstanbul halk Tiyatrosu’nun kuruluşunu borçlu olduğumuz kişi, bize sansür ve baskı uygulayarak oyunumuzu kaldıran eski bir genel sanat yönetmeni ve daha önce söz ettiğim gibi arkasındaki kişilerdir. Onlar şimdilerde bize her zaman sanatın yanındayız gibi mesajlar gönderiyorlar ama Dünya Tiyatro gününde mektup göndermekle olmuyor. Oyunu kaldırdıysan, sanatın yanında değilsin demektir. Biz burada tabi ki mücadelemizi veriyoruz. Pinter da göstergesidir bunun. Mesela Zengin Mutfağı diye bir oyun oynanıyor şu anda. Aslı Güngören sahneye koydu oyunu. O arkadaşlarımın da alnından öpüyorum. Onlarda bir baskıya maruz kalıyorlar ama dediğim gibi biz mücadelemizi veriyoruz. Çünkü kendimizi halka karşı sorumlu görüyoruz. Ancak yaptırmadıkları bir gün geldi ve o gün biz de özel tiyatromuzu kurduk. Burada yapamadığımız oyunları orada yapıyoruz. Ancak buraya savaş açmış falan da değiliz. Burası bizim evimiz. Ben yirmi altı senedir buradayım. Burada oynayabileceğimiz oyunlar olduğu gibi oynayamayacağımız oyunlarda var. özel tiyatroyla ödenekli tiyatronun yapısı farklıdır. Ben de öteden beri özel tiyatrolarda oynuyordum. Hatta yıllar önce Siyah-Beyaz diye bir tiyatro da kurmuştum. Özel tiyatro da gerekli bir şey… Ben kendimi hiçbir zaman Şehir Tiyatrocusu olarak görmedim çünkü ben tiyatrocuyum. Her yerde tiyatro yapılır. Bir gün gidin buradan özelleştiriyoruz burayı siz sanat için sanat yapıyorsunuz der Başbakan, biz de gider sokakta yaparız. Ancak burası durduğu müddetçe burada yaptığımızdan aykırı bir şey değil özel tiyatro. Orada farklı bir biçimde anlatma gerekliliği duyuyor insan zaten. Soruya doğrudan yanıt verecek olursak ben bunun bir hikâye anlatma meselesi olduğunu düşünüyorum. Tiyatro benim için sadece bir güzellik oluşturma meselesi değil. Beni tiyatro seyircisi olarak plastik sanatlarda olduğu gibi gözümü renklerle boyayarak tatmin edemezsiniz. Yönetmen ve oyuncu olarak da aynı şekilde bakıyorum. Benim için güzel oyun yok. Doğru oyun ya da iyi oyun var. Ben öğrencilerime ilk önce tiyatronun nasıl başladığını anlatıyorum. Bizim işimiz empati kurmak, o yüzden ben nasıl başladığını çok iyi biliyorum. O güne gitmeme imkan yok ama ben bir oyuncu olarak gidebiliyorum. Gittiğimde de bir mağara, mağaranın içinde bekleyen bir grup insan henüz daha konuşamazken üstlerinde elbise yokken bir adam içeri girip ölü bir hayvanı önlerine atıyor. Bir haftadır açlar ve onu yiyecekler. İçlerinden biri nasıl avlandığını, hayvanı nasıl bulduğunu, nelerle mücadele ettiğini, ne kadar yol kat ettiğini sormaya başlıyor. Çünkü onu öğrenmek zorunda, bu hikâyeye ihtiyacı var. Öğrenmezseler yaşayamazlar. Öğrencilerime diyorum ki ne oynarsanız oynayın o mağara adamını hiç unutmayın. Çünkü tiyatronun esas işlevi bu yani bir şey anlatmak, konuşmak, bir araya gelmek. O yüzden burada oturan her kesimden seyirciyi önemsiyorum. O yüzden de bizim adımız İstanbul Halk tiyatrosu.

Hem Bezirgân hem de Tartüf farklı nedenlerden de olsa ilk sahnelendiğinde seyircisine ulaşamayan oyunlar. Siz seyirci sıkıntısı çekmemenizin nedenini neye bağlıyorsunuz?

 

yıldıray
Yıldıray Şahinler

Yirmi altı yıldır hem özel tiyatro da hem de şehir tiyatrosunda çalıştım. Dolayısıyla seyircinin nabzını tutabiliyorum. Bunu bu kadar yılda ister istemez öğreniyorsunuz. Şunu aştık biz: öyle bir oyun yapalım ki seyirciyi sarssın, seyirci yerinde duramasın, nefret etsinler, duramasınlar, gitmek istesinler. Hayır, Bertolt Brecht politik tiyatronun piri zaten. Kendisi diyor ki, bana ne anlatırsan anlat ilk önce beni eğlendir. Ben bunu aklımdan çıkarmıyorum.  Oldum olası bunu düşünmüşümdür ve zaman içinde bunu uygulamayı öğrendim.  Böyle önemli bir şeyi anlatırken seyircinin ilgisini kaçırmadan, onu ayakta tutarak yapmak önemli bir şeydir. Bu noktada ünlü isimler kullanıyorsun denebilir.  Ancak bu insanların hepsi dört başı mamur tiyatrocudur. Cem Davran, tiyatroda doğup büyümüş bir insan. Ben tabi ki O’nu bir televizyon starı olarak görmüyorum ama O’nun ününden buraya seyirci getirmek için faydalanıyorum.  Bunu yaparken de bir mankeni oynatarak tiyatroya aykırı bir şey yapmıyorum. Seyirci geldiği zaman zaten o adamın bir tiyatro ustası olduğunu görüyor. Hiçbir zaman o kişi doğru kişinin olduğunu görmeden, ona rol vermedim. Mesela; Şebnem Bozoklu için gelenlerde oluyor ama aynı zaman da ben onlara meselemi dinletmiş oluyorum.  Esas kaygımız ticari değildir. Anlatmak istediğimiz sözü, daha çok insana ulaştırmak için çeşitli yollar deniyoruz. Bu da sanattan ödün vermek midir? Bu tartışılır. O zaman Moliere’in o dönemde nasıl oynandığına da bakmak lazım. Bence şu anda Fransa da bile Moliere o ciddi, o komik halk tiyatrosu geleneğinden uzaklaştırılarak oynanıyor.  Biz Moliere’in özüne uygun bir şey yaptık. Biz politik bir iş yaparak icabında politikacıların taşlanabileceği bir şey söylüyoruz.  Ancak bunu yaparken de Erkan Can’ın dediği gibi “Kimseyi kırmadan, dökmeden…” bu işi yapıyoruz.  Tatlı bir dille, beraber eğlenerek, toplumsal bir eleştiri getirmeye çalışıyoruz.  Bu da meyve veriyor.

Söyleşi: özlen yılmaz

www.dirensanat.com

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.