Karden Kasaplar’ın yazıp Laçin Ceylan’ın sahneye koyduğu, 1920’lerde yaşanmış tarihsel ve trajik bir gerçekliğe dayanan “ Bir Peri Masalı Radyum Kızları’, alkışı sonuna dek hak eden, rejisiyle, oyunculuklarıyla öne çıkan, mutlaka izlenmesi gereken bir yapım.

 

Rengin Uz
info@dirensanat.com

Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur ve ona eşlik eden inatçı bir rüzgar. Dinmiyor, bitmiyor…Hani tam evde oturma havası nedir ya işte öyle. Biz düşmüşüz yine yollara. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun Üsküdar Tekel Sahnesi’ne Bir Peri Masalı’nı seyretmeye gidiyoruz! Diğer adıyla Radyum Kızları. Tarihsel bir gerçekliğe dayanan oyunun hüzünlü konusunu araştırdığım, yönetmenin de ne kadar titiz çalıştığını bildiğim için, içimde iyi bir oyun seyredeceğime dair kuvvetli bir his var. Varsın ıslanayım! Karden Kasaplar, ‘Bir Peri Masalı Radyum Kızları’ oyunuyla, Urla Belediyesi ve İzmir Devlet Tiyatrosu’nun birlikte düzenlediği 2018 Necati Cumalı Edebiyat Ödülü Oyun Yazma Yarışması’nda 48 eser arasından birincilik kazanmış.

Bir Peri Masalı Radyum Kızları, 20’li yıllarda New Jersey’deki Waterbury Saat Fabrikası’na işçi olarak giren Mae Cubberlay’in “Benim bir hikayem var…” demesiyle başlıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında, orduya radyumlu saatler üreden bu fabrikada genç işçi kızların görevi, cephedeki askerler için, sadece karanlıkta parlasın diye saatlerin kadranını boyamak. İşlem gayet basit! Kızlar, önce fırçalarını radyumlu boyaya batırıyor sonra dudaklarına götürüp tükürükle inceltiyor ve saatlerin kadranlarını özene bezene boyuyorlar. Polonyalı fizikçi ve kimyacı Marie Curie ile bilim adamı kocası Pierre Curie, radyumu 1898’de keşfetmişti. Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Yüzyılın en önemli keşfi radyumun sadece kansere değil, her hastalığa iyi geldiği söyleniyordu, körlüğe bile! Yirminci yüzyılın başında Avrupa ve Amerika’yı tam bir radyum çılgınlığı sarmıştı. Kozmetik sanayi bu keşfin üzerine atlamış, kadınları güzelleştirmek için radyumlu kremler, rujlar, şampuanlar, diş macunları satışa sürülmüştü. Her yerde bu ürünlerin reklamı yapılıyordu. Radyum içeren çikolata üreten firma bile vardı! Vahşi kapitalizmin çarkları olanca acımasızlığı ve yıkıcılığıyla devreye girmişti bir kez. İşte böyle yıllardı, genç işçi kızların, cephedeki askerler için, saat kadranlarını boyadığı yıllar…Madame Curie gibi onlar da seviyordu radyumun soluk yeşil ışığını. Arta kalan boyayı, saçlarına, ellerine, yüzlerine, dudaklarına sürenler oluyordu. Arada sıkılıp bunalsalar da güle oynaya, şakalaşarak – kadranın içine askerlere aşk sözcükleri sıkıştıranlar bile vardı- yapıyorlardı işlerini. Vazgeçilmez bir ritüeldi onlar için bu boyama işlemi. Sadece Mae Cubberlay hiç beğenmemişti bu radyumlu boyanın tadını, performansı düşük olduğu için de, ofiste idari göreve getirildi. Kızlar arasında pek sevilmeyen sert, anlayışsız, disiplinli ustabaşı Hodoshe’un (Tuğçe Aksum oynuyor) yerine gelmeyi başarmıştı. Gencecik kızlar, karanlıkta saatler parlasın diye, kendi hayatlarını kararttıklarından habersiz günler geceler geçirdiler yeşil ışığın başında. Bu radyumlu fırçaların giderek, çene kemiklerini eriteceğini, saçlarını dökeceğini, eklem hastalığına tutulacaklarını, yürüyemez hale geleceklerini, tüm organlarının iflas edip ölüme sürükleneceklerini nerden bileceklerdi ki! Çok genç ve tecrübesizlerdi. Birbiri ardına geldi esrarengiz hastalıklar; fabrika doktorları, diş iltihabı, mide ülseri, soğuk algınlığı deyip geçiştirseler de bu hastalıklar hiç masum değildi. Pek çoğunun yüzünde, vücudunda tedaviye yanıt vermeyen garip şeyler oluyordu. Kızlar radyum zehirlenmesinden ölürken kimsenin aklına radyoaktif radyum gelmiyordu, hele fabrika yönetiminin bu hiç işine gelmiyordu!

Quinta, Katherine, Albina, Edna ve diğerleri saat fabrikasında çalışan, maaşları haksız yere kesilse de işlerini yapmaya devam eden sıradan birer işçi kızken, işverene karşı hukuk savaşı açınca kamuoyunun ilgisini çektiler. Fabrikanın arkasındaki politik ve maddi destek çok güçlüydü ama kızlar kararlıydı, gençliklerini, yaşam sevinçlerini söndüren patronlardan, parayla satın alınan sağlık müfettişlerinden, onları sorumsuzca sömüren kapitalist sistemden hesap soracaklardı. Dava süresince, kimi yatalak oldu, kimi ancak tekerlekli sandalyeyle gelebildi savunmasını yapmaya, kimi çene kemiği koptuğu için kendini hiç ifade edemedi. Deliren oldu, ölen oldu… Ama bu hak mücadelesinden dönen olmadı.

Hüzünlü hikâyeye naif dokunuşlar

Karden Kasaplar’ın ödüllü oyununun yönetmen koltuğunda Laçin Ceylan var. Yazar ve yönetmen birlikte ayrıntılı bir dramaturgi çalışması yaparak güçlü bir kadın dayanışması sergilemişler. Radyum kızları hakkında, özellikle dava sürecine kadar hiçbir şey bilinmediği için karakterlere hikâyeler yazılarak, doğaçlamalarla detaylar kazandırılmış. Gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği oyunda kızların isimlerinden başka, genç işçilerden Mae’in radyum boyalı fırçadan nefret ettiği bu yüzden de saat boyamaktaki performansı düşük olduğu için idari göreve verildiği, Quinta’nın evli bir yüzbaşıyla birlikte olduğu ve frengiyle suçlandığı, Katherine’in dışa dönük kişiliği ve modellik yaptığı gerçek bilgiler. Oyunun her anında, her karesinde Laçin Ceylan’ın naif dokunuşlarını hissettim. Bir yandan ‘Evet bu bir peri masalı olmak için fazla gerçek derken’, bir yandan da ‘ ama bir peri masalı gibi izleyebilirsiniz’ der gibiydi. Oyunun ilk perdesinde, kızların ve radyum elementinin parlak ve ışıltılı yüzünü işleyip tanıtırken ikinci perde tamamen kızların olağanüstü değişimi, bilinçlenmesi, yıkım, hastalık, direnç, dava, başkaldırı ve radyumun karanlık yüzü üzerine kurulmuş. Oyunda en sevdiğim, içimi açan, sahnelerden biri, güzel Katherine’in, arkadaşlarına izlediği filmlerden ve müzikallerden sahneler anlatması oldu. O dönemde sinema yavaş yavaş dünyayı sararken, bir yıldız olmayı düşleyen Katherine’i ve fabrikadaki diğer kızları da etkisi altına alıyor. Laçin Ceylan’ın oyuna eklediği radyo reklamları da, konunun önemini, dönemin olaylarını hissettirmek açısından etkili olmuş. Madam Curie radyum adını verdiği soluk yeşil ışığın onu nasıl etkilediğini şöyle anlatıyor : En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.” (Kendini bilime adamış Marie Curie’nin 1934’de çok nadir görülen aplastik anemi denen kemik iliği hastalığından ölmesi onun uzun yıllar radyasyona maruz kalmasına bağlandı. Çalışma defteri hala koruyucu malzeme kullanılmadan incelenemiyor). Radyumun ışığına, parıltısına kapılan güzel Katherine ise ‘Güneşin tadına bakmak gibi… ‘ diyerek dile getiriyordu duygularını.

         İkinci Dünya Savaşı yoldadır… Fabrikalar kapatılıyor, işçiler çıkartılıyor. Aman Radyum Kızları daha çok çalışsın ki işlerini kaybetmesin! Ve radyo reklamları devam ediyor, kadınlara oy hakkı, Hitler’in tutuklanması, 1927’da Sacco ile Vanzetti’nin idamı, 1929 Oscar haberleri. Kızlarda, bu yeşil soluk ışığın hiç de masum olmadığının belirtileri başlarken, radyo spikeri inadına ‘ Sağlığınız için radyoaktif su için’ diyor! Ve 1930 yılında, kızların radyum zehrinden tüm organları iflas etmişken, kimileri artık hayatta bile değilken, radyodan, çok geç kalmış, en vurucu anons duyuluyor; ‘Harvard Üniversitesi radyumun zararlı olduğunu açıkladı!’.

Bu kadro alkışlanır

Karden Kasaplar’ın, bu uzun ve karanlık oyununu, Laçin Ceylan görsel olarak da izlenebilir hale getirmiş. Sahne geçişleri kadar duygu geçişleri de çok başarılı. Nerdeyse 3 saat süren oyunu, hiç bunaltmadan, sıkmadan seyirciye sunduğu ve o yılların havasını sahneye tamamen taşıdığı için alkışın büyüğü Laçin Ceylan’ın. Çoğu, tiyatro okullarından yeni mezun olmuş pırıl pırıl genç oyuncularla çalışmış. Her birini özenle, yaptığı deneme çekimleriyle seçmiş. Onlar da yönetmenlerine inanmış ve birlikte harika bir işe imza atmışlar. Başta, ‘Benim bir hikayem var…’ diyerek, arkadaşlarına masallar ve Radyum kızlarının hikayesini anlatan, onlarla gülüp eğlenen, tüm dertlerine ortak olan, dava süresince, gözleri kulakları olan ve hepsinin ölümünü izleyerek acı çeken Mae Cubberlay (Son Radyum Kızı Mae, 30’lu yaşlarda tüm dişlerini kaybetmesine ve daha sonraki yıllarda meme ve kalın bağırsak kanserine yakalanmasına rağmen 107 yaşına kadar yaşadı 1 Mayıs 2014 de hayatını kaybetti) rolündeki Çiğdem Aygün olmak üzere, dava sürecini başlatan, cesur, kararlı, dirençli Quinta McDonald’da – yönetmenin geçen sezon Mecburiyet oyununda izleyip beğendiği- Deniz Danışoğlu, her fırsatta, işten kaçarak, reklam seçmelerine giden güzelleşmek için radyumlu kremler süren, hayallerini hep canlı tutan Katherine Schaub rolünde Merve Şeyma Zengin, oyunun parlayan yıldızları. Sevinçleri, hüzünleri, acıları, isyanları, haykırışları, ruhsal ve fiziksel değişimleriyle o kadar inandırıcı o kadar sahiciler ki. Yeniden alkışlıyorum. Ama diğer tüm Radyum kızlarını; Ezgi Erdilek (Albina Larice), Refiye Genç (Edna Husman), Sena Başdoğan (Grace Fryer), Ebru Terzi ( Eleanor Eckert) Esra Balaban (Josephine Smith), Gamze Cankara (Hazel Vincent Kuser) çok beğendim.

Işık tasarımının ön plana çıktığı bir oyun Radyum Kızları. Radyumu simgeleyen, o soluk yeşil ışık sahneden bize hep göz kırpıyor sanki. Yakup Çartık ışık tasarımıyla kendi fosforlu masalını yaratıyor sahnede. Yaratıcı kadrodan büyük bir alkışı hak eden bir diğer isim de, dekorları hazırlayan Gökhal Yücesal. Sanki gerçekten 20‘lı yıllarda Waterbury Saat Fabrikasındayız. Fabrika ortamından, hastane odasına geçiş, masalarla karyolaların yer değiştirmesi, en küçük ayrıntılar, her şey çok başarılı. Dilek Kaplan, dönemi yansıtan özenli kostümleri, Yıldırım Arıcı özgün müziği ve Murat Polat, hayat dolu kızları, hayatlarının sonuna getiren makyaj tasarımıyla övgüyü hak ediyor.

Bir Peri Masalı Radyum Kızları; Çok gerçek, çok masal. Çok hüzünlü, çok büyülü. Çok da düşündürücü. Kapitalist düzende, erkek egemen toplum tarafından iliğine kadar sömürülen işçi kadının emeğinin farkına varması, militarist düzene direnmesi ve haklarını ölümüne savunması üzerine önemli mesajlar veriyor. Ne diyor, nasıl uyarıyor sürekli fabrikadaki işveren, genç kızları: ‘Sizler vatansever çalışanlar, vatansever kadınlarsınız, ihtiyacınız olan özgürlük daha çok çalışmaktır!’. Savaşlar hâlâ çıkıyor, insanlık yararına diye sunulan yenilikler, hâlâ kimi çevrelerin çıkarları, daha da zenginleşmesi için kullanılıyor. O dönemde başlayan ‘kadın güzel, zayıf, ince olmalı’ baskısı bugün her anlamda, her alanda hissediliyor. ‘Her kadın sahip olmalı’ bugünden değil o dönemden bir slogan! Ve düşünüyorum: ‘Geldik 21. Yüzyıla, değişen ne? Ya modern dünyada, ilerleyen teknolojide maruz kaldığımız radyasyon! Onu düşünmek bile istemiyorum. İşte bu nedenle Devlet Tiyatrosu’nun ‘Bir Peri Masalı Radyum Kızları’ oyununu repertuara almasına şaşırdım ve sevindim. Oyun çok uzun ama ilginçtir hiç uzun gelmiyor! Radyum Kızlarına, bu peri masalına emeğini koyanları bir kez daha sevgimle kutluyorum…

Yağmur dinmemiş Üstüdar’da. Yağsın! Islanmak istiyorum. Ancak bu deli yağmur, bu sarsıcı oyundan sonra beni belki kendime getirir. Beşiktaş motoruna doğru yürürken, haklı davalarında aşağılanan, hakaretlere uğrayan, davanın sonunu görmeye ömürleri yetmeyen (Radyum davası 13 yıl sürdü ve işçi kızların lehine sonuçlandı) bugün bile mezarlarına yaklaşılamayan Quinta, Katherine, gencecik Hazel ve hepsi geliyor aklıma. Onlar gerçekten bu acıları yaşadılar ve yalnız öldüler. Üşüyorum. Yol boyunca, Katherine’in son sözleri bana eşlik ediyor: “Eğer 250,000 doları kazanırsam (Fabrikayı dava eden işçi kızların talep ettikleri tazminat miktarı) cenazeme bir sürü gül alabilirim değil mi?”

RENGİN UZ

www.dirensanat.com

 

Bir Cevap Yazın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.