NİHAT MUGİL: MODERN BİR DERVİŞ/ Röportaj:Umut Sefa Yıldız

0
UMUT SEFA YILDIZ

Son O Ses Türkiye yarışmasında gösterdiği performansla büyük beğeni toplayarak finale kalan Nihat Mugil bir Aşık Mahsuni klasiği olan Dargın Mahkum’a yaptığı farklı yorum ve düzenlemeyle yeniden müzikseverlerin karşısında. Biz de kendisiyle yarışma sürecine ve müzikte yapmak istediklerine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

 

Öncelikle müziğe başlama hikayenizi anlatır mısınız?

Anadolu’da yaşayan her insanın müziğe başlama hikayesi ile eşdeğer bir hikaye benimkisi. 1980 Antakya doğumluyum. Herkesin evinde bağlama olan bir yörede yaşadım. Ailemde düğünlere vs. giderek geçimini bu işten sağlayan insanlar vardı. Onların içinde ben de özenerek küçük yaştan beri ritm çalarak falan derken içimize bu sevda düştü. Lisede irili ufaklı gruplarımız oldu. Üniversitede’de bu durum devam etti. Aslen jeoloji mühendisliği okudum. Belli bir sahne deneyiminden sonra müzik eğitiminin eksikliğini hissetmeye başladım ve gidip Azeri bir hoca olan Ali Alilzade’den iki yıl boyunca armoni, solfej gibi dersleri alarak bu eksikliğimi giderdim. Sonra grubum Melez ile müzik yolculuğuma devam ettim.

O Ses Türkiye’deki finalist olma süreci ile başlayan bir çıkışınız söz konusu. Yarışmanın size kazandırdıkları nelerdir?

O Ses Türkiye’nin o televizyon algısı çok önemli. Türkiye’de televizyon hala çok önemli. Bunu bu yarışma sürecinde de çok net gördüm. İnsanlar her ne kadar izlemiyorum, ya kim izliyor bunları gibi cümlelerle etrafta dolaşıyorlarsa da gerçekte durum başka. İnsanlar Survivor olsun O Ses Türkiye olsun bu tür programları izliyor. Çünkü magazin algısı herkesin ilgisini çeken bir şey. Magazinel bir şey yaptığınızda bir şekilde dikkat çekiyor. Dünyada da durum böyle.

O yüzden yarışmanın bana katkısı olmadı desem yalan olur. Tabi bana aşina olunan yerlerde daha çok etkisi oluyor. Örneğin Hatay’da güzel bir ivme kazandırdı. Yıllarca Hatay-İstanbul ekseninde müzik yapmış biri olarak oraya gidince Tarkan muamelesi görüyorum. O yönden bir katkısı oluyor bu yarışmaların.

Biraz da memleketler, etnisiteler yarışıyor. İşin SMS boyutu da buna hizmet ediyor. Mesela bana en çok oy Defne, Samandağ, Arsuz başta olmak üzere Hatay’dan geldi; Adana ve Mersin’in belirli yerlerinden de epey bir destek aldım. Bu da belirli bir etnik kültürden gelmiş olmamla ilgili. Diğer finalist arkadaşlarda durum böyle. Bu sosyolojik bir gerçek.

Zaman zaman yarışmalara yönelik eleştiriler de oluyor. Yarışma sonrasında gerek yapımcı gerekse jüri üyeleri yönünden size destekler sürüyor mu?

Bunun bir yarışma olduğunu unutmamak gerekir. Yarışmaya katılmadan önce size bir ödül vaat edilir. Araba, single vs. onun dışındaki şartları kabul ederek gidiyorsun. Eski ses yarışmalarındaki magazin algısıyla düşünmemek lazım. Böyle yarışmalar insanı yeniden yaratmıyor. Varsa sizde bir şeyler onun üstüne koymanız lazım. O Ses Türkiye’nin şampiyonu olun bir projeniz, bir üretiminiz yoksa bir şey olmuyor. Ama üretiminiz varsa, üzerinde konuşabileceğiniz bir şey varsa yavaş yavaş olur. Örneğin ben yaptım. O Ses Türkiye’nin finalistleri arasından ilk single yapan benim, şampiyon dahil. Bununla ilgili ciddi çalışma hazırlığı olan görmedim. Ki jürinin kıymetli üyeleri ve de prodüksiyonda çalışan arkadaşlar klibimi hemen paylaştılar sağ olsunlar. Daha fazla ne isteyebilirsiniz ki. Bundan sonrası size kalıyor.

Nihat Mugil- Dargın Mahkum Klibi

Son yıllarda underground diye tabir ettiğimiz daha çok banliyölerden yükselen hip hop ve alternatif rock gibi müzik türleri ön plana çıktı ve ana akıma göz kırpmaya başladı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim mahalle de böyle getto denebilecek bir yerdi. Orada tanınmış birkaç grup var. Baya iş yapanları var bir de yeni yetme hip hop yapmaya özenmiş çocuklar var. Komşumuzun oğlu: “Abi, konserim var gelecek misin dedi.” “Geleceğim” dedim ve gittim. Biz yıllardır orada müzik yapan tanınmış bir grubuz, 200-300 bilet zor satıyoruz. Gittim bi baktım 500-600 kişi, hem de biletli. Arabesk hip hop yapıyorlar. O hip hop dediğimiz kitlenin alt örgütlenme kültürü de var. Gangstarlık falan denen bir şey var. “Ben buyum ve bu mahallenin müziğini ben yapıyorum. Bu gençler benden sorulur” gibi bir havadalar. Mahalle maçı yerine mahalle müzik kapışması gibi.

Bu arkadaşların yaptığı daha çok belli loop’ları yerleştirerek sample müzik dediğimiz sürekli dönen hafif melodilerle üzerine okuma. Özeti bu. Tabi burada Ceza gibi isimleri çok ayrı tutuyorum. Yaptığı işler artık dünya çapında. Ezhel de bu yolda gidebilir ama daha yolun başında. Getto ağzını şarkılarına iyi yedirmiş başarılı bir arkadaşımız.

Buradan Dijital dönüşüme bir geçiş yapacak olursak nasıl bir durum var şu an müzikte?

Fantezi pop ekseninde devam eden ana akımda dijital devrim her türlü malzemeyi insanın önüne koyuyor. Bugün insanlar daha çok seçeneğe sahip. Farklı beğeniler yaratılabiliyor. Ve aynı beğenilere sahip insanlar gruplaşabiliyor. Bu yönden dijital dünya bize renkli ama aynı zamanda kirlilik de getiriyor. Ana akımın bize tamamen empoze ettiği şeyler dışında mesela Ezhel’den Gazapizm’den bahsedebiliyoruz bugün. Rap bir patlama içinde. Ana akımın baskılamasına rağmen alttan bir dip dalga şeklinde geldi bu patlama. Böyle olunca ana akım artık bunlara kayıtsız kalamıyor. Bu dönüşüm içinde gençler Neşet Ertaş da, Radiohead de, Kore Popu da dinleyebiliyor.

Böyle bir modernlikle etnik unsurları birleştiren yeni bir kafa çıktı. Bu yönden daha çok değer üreten, dayanışma ruhunu önemseyen, paylaşan, kafasında sınırları olmayan yeni bir sanatçı sınıfı oluştu. Bu yüzden eski zihniyete sahip sanatçıların da bu değişime ayak uydurması gerekiyor. Değişmezlerse yok olacaklarını zannediyorum. Bu yönden ben kendimi şanslı görüyorum. Hem analog hem dijital dönemin çocuğuyum. Ablalarımızla beraber Cengiz Kurtoğlu dinlerken Michael Jackson dansları da yapardık. Sonra lisede de Metallica, Megadeth, Nirvana gibi grupları dinledim. Tamamen dijital değilim tamamen analog değilim. Ama her ikisi ile de ortak bir dil oluşturabiliyorum böylece.

Dijital Dönemin müziği öldüreceği kanısında değilsiniz yani.

Şöyle söyleyeyim: 90’lı yılların başında özel radyolar çıktığında Türkiye’nin en büyük sanatçıları albümlerinin satmayacağı korkusuyla radyoların kapanmasını istemişlerdi. Ve de kapattılar. Ancak bu çok uzun sürmedi ve tekrar açıldı. Sonuçta değişimin önünde durmak mümkün olmuyor.

Dijital dönemle konusunda anonimleşmenin önüne geçmesiyle ilgili olarak bazı endişelerim var. Mülkiyet hakkının sonsuza kadar birinin elinde kalması tehlikeli bir şey. Çünkü sanat insanların kullanabildiği ölçüde büyür ve gelişir. Örneğin Pir Sultan Abdal’ın varisleri çıkıp benim babamın türkülerini bizden başka kimse kullanamaz vs. demiş olsalardı Pir Sultan, Pir Sultan olur muydu? Günümüzde de büyük sanatçılarımızın varisleri bu konuyu göz ardı etmemeli diye düşünüyorum. Büyük meblağlar istedikleri oluyor çünkü.

Melezlik kavramına sık gönderme yapıyorsunuz. Ve oradan hareketle “İyilik Melezi” diye çok şirin bir tabir bulmuşsunuz. Nedir bu kavramın özü? Nihat Mugil felsefesinin adı mıdır?

Dijital dönüşüm içerisinde hem dijital hem analog ortasında bir jenerasyonda doğdum. Onun dışında etnik kimliklerimiz, Anadolu’da yaşamanın verdiği o kozmopolitlik, bu toprakların müziğine, sanatına duyduğumuz aşinalık… Bunlara kayıtsız kalınamıyor. Bu melezlik kendiliğinden oluştu zaten. Örneğin bir türkün caz okumasıyla Amerikalının caz okuması arasındaki mod farkını ben algılayabiliyorum. Çünkü o onların işi bizim işimiz değil. Biz kendimizden bir şey katmadığımız sürece o yorum çok mekanik ve robotik oluyor. Doğduğumuz topraklarda neysek, içimize işlemiş genetik unsurlarla barışık müzik yaptığımızda ortaya güzel bir sentez çıkıyor.

Melezlik güzeldir. Tek tipleşmek kötüdür. Dünyanın başına ne zaman kötü bir şey geldiyse tek tip kafadan kaynaklı olmuştur. Melezlik zaten kavramsal olarak iyilikle de bağdaştırılabilir. İyiyi savunmaktır. İyilik melezi de buradan çıktı. Yani müzik iyileştirir, birleştirir, dostluğu da pekiştirir. “İyilik melezi” doğu-batı sentezini, müziğin iyileştirici ve birleştirici gücünü kapsayan bir anlayışın adı.

Hani Münir Özkul’un Neşeli Günler filmlerinde gördüğümüz iyi insanlar gibi insanlarımız hala yaşıyor. Hangi etnisiteden, hangi fikirden, hangi coğrafyadan olursan olsun, o insanlarla karşılaşabiliyorsunuz. İçinde o iyiliği barındıran insanlar birleşince, kötüleri ve kötülüğü bertaraf etmiş olursunuz. Müzik de bunun en büyük araçlarından biri. Bunları söylerken kendimize büyük bir unvan ve misyon biçmek de yanlış ve iddialı olur. Bunun farkındayım. O iddiaların döneminde değiliz. Herkes kendi hayat mücadelesi içinde. Biz de diyoruz ki biz bu işi yapıyoruz, bizim mesleğimiz. Ama bunu yaparken de madem böyle bir silahınız var. Siz bu silahın namlularını iyilik üzerine yönlendirebilirsiniz. Bu sanatçının doğal bir sorumluluğudur.

O Ses Türkiye sürecinde Ben Gene Sana Vurgunum, Cevapsız Sorular, Deli gibi pop ve alternatif rock türünde parçalar söylediniz. Peki neden Mahsuni Şerif şarkısıyla çıkmayı düşündünüz?

Yakın zamanda Mahsuni’ye Saygı albümü de çıkmıştı. Bir açıdan baktığınızda taktiksel bir hata olarak da düşünülebilir. Ama ben kimin ne yaptığıyla çok ilgilenmiyorum. Tamamen kendimizden bir şey çıkmasını çok önemsedik. Kendi öz üretimimiz, kendi yorumumuz olmasını çok önemsedik. Örneğin ben yarı finalde Haydar Haydar’ı söyledim. Birçok kişi geçen yılın şampiyonu Dodan’la kıyasladı. Onun yanından geçmez diyenler de oldu, ama çok beğenenler de oldu. Ama sonuçta benim yorumum oldu. Üstelik yarışmada orkestrasyon anlamında çok yeni şeyler deneme şansımız olmuyordu. Şimdi ise durum farklı. İstediğimiz gibi düzenleme şansımız oldu. Dargın Mahkum yapmak istediğim şeylere çok uygun. Bazı türküleri de denedik. Ama yapmak istediğim modern yorum ile geleneği bir potada kaynaştırabileceğim şarkı bu oldu.

Elektronik alt yapılar olması fikri nasıl doğdu?

Prodüktörümle oturduk, O Ses Türkiye sürecini analiz ettik vs derken biraz da deneysel olarak çıktı. Aslında benim bir bestemle çıkacaktık. Ama ondan önce yarışma sürecine de bir selam duruşu olur düşüncesi doğdu. Derken çıkış şarkımız oldu. Çok da güzel oldu sanırım. İleride bir deep house koleksiyonu yapmak istiyorum. Çünkü bu çok sevdiğim bir sound. Ülkemizdeki güzel melodilerle birleştirilirse çok efsane şeyler üretilebilir diye düşünüyorum. Sonraki çalışmada böyle bir ya da iki çalışma yapacağız, diğerleri daha çok benim besteler olacak.

Tepkiler nasıl?

Tepkiler çok iyi. Ben daha acımasız olacağını düşünüyordum. Malum internet dünyasında böyle şeyler var. “Ya bu ne” ile başlayan sallamalar. Böyle olmadı, genel olarak beğenildi.

Anadolu efsanelerinden çok yararlandık. Ne kadar yansıtabildik bilmiyorum ama ikonlar çok kullandık. Bazı eleştiriler aldık batı kafasıyla yaptığımız gibi. Tam aksine ben derviş gibi giyindim mesela, Hasan Sabbah’ın suikastçisi vardı, vodoo bebeklerimiz vardı, atı yelesi örgülüydü mesela. Bunun gibi birçok Anadolu unsuru vardı. Türkiye’de çok da denenmemiş bir tarzla ile çektik klibi. Belki ikinci klipte bu tarz sembollerin daha belirgin hale getirebiliriz.

Sıradaki projeler…

Okuduğum bölüme gönderme olarak “artçıl öncüller” dediğim bir şey bu çalışmalar. Devamı gelecek. Şu an zaten kayıt sürecindeyiz. Bir yandan yavaş yavaş onları yapıyorum. İsmini vermeyeyim, yine deep house tarzında yapacağım bir klasik var. Onun dışında benim üç tane bestem var. Bunlarla beraber bir beş şarkılık maksi single yapacağım. Şarkılar artarsa ki şu anda on-on beş şarkıyı yokluyoruz, albüme de dönüştürebiliriz. Telif ücreti ile bizi üzmeyecek şarkılar bakıyoruz. Ölen sanatçılarımızın varisleri biraz sanatçılarımıza uygun davransınlar, bunu istiyorum.

Röportaj: Umut Sefa Yıldız

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.