Suriyeli Mülteci Sanatçılar

0

“Zahran ve Mustafa’yı dinlerken gözyaşlarımı zor tutuyorum. İnsan yaş aldıkça daha kırılgan, mı oluyor? Yoksa şu an kendi ülkemin varmış olduğu nokta mı beni bu hale getirdi? Sanki yaşanan bütün acıları ve haksızlıkları yüreğimde hissediyor gibiyim. Öte yandan gerek kendi ülkemde gerek de Almanya’da mültecilere karşı düşmanca tavır öylesine üzücü ki.”

 

Zehra İpşiroğlu

Suriyeli Mülteci Sanatçılar

Saçları sırma gibi parlayarak omuzlarına dökülen çok güzel bir kızın yağlıboya resmini gösteriyor cep telefonunda. Resimde gözümüz daha ilk anda kızın göz kamaştırıcı güzellikteki saçlarına çekiliyor. Saçlar öylesine göz alıcı ki yüzü, gözleri, bedeni bütünüyle ikinci planda kalıyor. Kızın saçlarının abartılı güzelliği resmi kitşe dönüştürüyor.

“Bu resmi siz mi yaptınız?”

“Eşim” diyor gururla. “O da benim gibi sanatçı”.

“Kendi portresini mi yaptı?”

“İlgisi yok. Bakın eşim bu”.

Fotoğraftaki dal gibi türbanlı bir genç kadın gülümseyerek bana bakıyor. Bir an duraklıyorum. Türbanlı bir kadın neden kendini özellikle saçlarıyla var eden bir kadının resmini çizer? Resmi çizerken kendi hayalini mi yaşıyor? Gerçek hayatta yapamadığını resimde mi gerçekleştiriyor? Türban onun için ne ifade ediyor, saç ne ifade ediyor? Saçı erotik mi buluyor? Acaba bu resmin ve bana gülümseyerek bakan türbanlı genç kadının sırrı nedir?

“Şam’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde tanışmıştık” diyor. “Ama o kaldı, ben geldim”.

“Neden?”

“Gelemezdi, yok yok mümkün değil” Sakın bana bu konuda soru sorma ifadesiyle biraz kaygıyla yüzüme bakıyor.

“Çocuklarınız var mı?”

“Yok ama belki bir gün” diyor umutla.

“Haberleşebiliyor musunuz?”

“Hem de her gün, internetten. Her şeyi anlatıyoruz birbirimize, konuşuyoruz, tartışıyoruz”.

“Ya sizin izinizi bulurlarsa, bu sizin için tehlikeli değil mi?

“Suriye’de kimsenin internette araştırma yapmaya zamanı yok” diyor gülerek.

Köln’de farklı mekanlarda yapılan   “Kaçmak ve Vatan” (Flucht und Heimat) sergisinde Suudi Arabistan kökenli Zahran Alagül ile konuşuyorum. Heykeltraş Zahran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’den gelen ressam arkadaşı Mustafa İlktefan Suriye’de savaştan kaçıp Türkiye ve Yunanistan üstünden Avusturya’ya gelmişler. Üç yıllık gerilimli bir bekleme sürecinin ardından mültecilik başvuruları kabul edildikten sonra sanat eğitimlerini Avusturya ve Almanya’da sürdürmüşler.

Suriyeli ve Alman sanatçıların katıldığı fotoğraf, video ve resim sanatından oluşan bu sergide savaş, göç ve mülteciliğin ve bunun insanlar üzerinde bıraktığı  travmanın izleri sürülüyor. Savaştan kaçma sürecinde yaşam ölüm, özgürlük tutsaklık, umut çaresizlik gibi karşıtlıklar aynı anda yaşanıyor. Bütün bu iç çatışmalar sanata nasıl yansıyor?

Zahran biraz durgun, çekingen ama konuşmaya başladığında içindeki çocuk ortaya çıkıyor, konuşmak, anlatmak, kendini ifade etmek istiyor. At kuyruklu, pırılpırıl kadife gözlü Mustafa ise hayat dolu. Dünyaya merak ve heyecanla bakan çocuksu bir hali var. Söylediklerinin yarısını anlayamıyorum çünkü Almanca, İngilizce ve Arapcadan oluşan karma bir dil konuşuyor. Ama ne demek istediğini hissediyorum. Her ikisi de Şam’da okumuşlar. Ama oradaki Güzel Sanatlar Akademisi’nin tutucu olduğunu, daha çok gerçekçi ve figüratif resim yaptıklarını, bu açıdan da yaratıcılıklarının biraz engellendiğini anlatıyorlar. Öte yandan Şam’daki savaş öncesi yaşamı anlata anlata bitiremiyorlar.

“Politikaya karışmadığın sürece her şeyi yapabilirsin öylesine özgür bir ortam var” diyor Zahran. Bundan birkaç yıl önce karşılaştığım İranlı tiyatrocular da buna benzer bir şey söylemişlerdi.

Ya kadınlar, kadınlar da rahatlıkla sanat okuyabiliyorlar mı?

“Tabii iki yüz öğrenciydik, 106 sı kadındı”.

Ama Suriye’den kaçanların çoğu erkek.

“Artık savaşı, savaşta yaşadıklarımı unutmak istiyorum” diyor Mustafa. “Yaşadığım karabasanı unutmak istiyorum. Ama işte kafamın bir yerinde duruyor ve zonk diye hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir anda ortaya çıkıyor. Unutmak istiyorum ama olmuyor”.

Mustafa çok güzel bir çocuk ama güzelliği resim gibi ince yüz hatlarından çok içindeki ışıkta gizli. Sanki konuşurken gözlerinden çevreye bir ışık yayılıyor. Mustafa ağabeyini savaşta yitirmiş, ondan sonra da kaçma kararı almış. Aylarca kaldığı mülteci kamplarında hep çocuklarla resim ve heykel atölye çalışmaları yapmış.

Zahran ve Mustafa’yı dinlerken gözyaşlarımı zor tutuyorum. İnsan yaş aldıkça daha kırılgan, mı oluyor? Yoksa şu an kendi ülkemin varmış olduğu nokta mı beni bu hale getirdi? Sanki yaşanan bütün acıları ve haksızlıkları yüreğimde hissediyor gibiyim. Öte yandan gerek kendi ülkemde gerek de Almanya’da mültecilere karşı düşmanca tavır öylesine üzücü ki. Kendi çevremde bile ne kadar çok duyarsızlıkla karşılaşmışımdır. “Biz mi onları çağırdık gelmeselerdi”, “yanlış bir siyasetin sonuçlarını neden ben çekeyim?”, “savaştan kaçmak mertlik mi oluyor?” Daha geçenlerde bir face arkadaşım kendisini otobüste rahatsız eden Suriyelilere ver yansın etmiyor muydu?

Beşiktaş’ta Ali baba Kebabcısı’ndayız. Oniki yaşlarında bir ayakkabı boyacısı çocuk önümüzden geçiyor. Ayakkabılarımı boyatırken çocukla konuşuyorum. O da mültecilerden. Adı Ahmet. Türkçesi iyi. Birkaç aydır İstanbuldaymışlar. Ona bir kebap ısmarlamak istiyorum. “Teşekkür ederim ama az önce verdiler” diyor. “O zaman bir tatlıya ne dersin?” “Gerçekten tokum, teşekkürler”. “Okula gidiyor musun?” Tıpkı Mustafa gibi kocaman gözlerle yüzüme bakıyor. “Hiçbir belgemiz yok ki elimizde, nasıl gidebilirim ki?”. “Ya kendi ülkende?” “Tabii ki” diyor. “Orta üçe geçtim” Sonra gururla “Notlarımın hepsi iyi” diyor. “Hem de pek iyi”. Beşiktaş’taki ayakkabı boyacısı küçük Ahmet kibarlığı, konuşma biçimi, beden dili her şeyiyle benim çevremdeki çocuklardan farklı değil. Kimbilir belki de kendi ülkesinde bir doktorun ya da öğretmenin oğludur.

Sergiyi gezmeye devam ediyorum. Resimlerin çoğu iç kapayıcı. Bir çoğu da resim olarak iyi değil. Belli ki serginin birincil amacı mültecilerin sesini daha geniş bir çevreye duyurmak. Ama Mustafa’nın biraz çocuk kitapları resimlerini andıran siyah beyaz çizimleri hoşuma gidiyor.

Zahran ve Mustafa hayata, geleceğe umutla bakıyorlar.  Vatanlarından kopmak, savaştan kaçmak, bilmedikleri bir ülkede sıfırdan yeniden başlamak onlar için binbir acı ve zorlukla dolu olsa bile, heyecan verici bir serüven. Eminim hayatlarının bu dönemini hiç unutmayacaklar…Kimbilir belki de son yıllardaki deneyimleri, gözlemleri, kısaca yaşadıkları her şey sanatlarına yön verecek.

Alman sanatçıların Lynn Kunze’nin bir gün önce bir kilisede izlediğimiz fotoğrafları da ilginç. Fotoğraflarda hep flu resimler gösteriliyor. Kapalı mekanlarda bekleyen insanların hayal ve gerçek karışımı resimleri. “Beni ilgilendiren bekleme durumu” diyor. “Bu insanlar binbir güçlükle savaştan kaçıp buraya geldikten sonra neler yaşıyorlar, neler hissediyorlar? Henüz hiçbir yere ait olmamak, aralarda bir yerlerde sıkışıp kalmak nasıl bir duygu? İşte fotoğraflarımda bunun izini sürmeye çalışıyorum. Önceleri bu insanların yaşadıkları yerlere gidip onlarla birebir tanışarak çok fotoğraf çektim. Ama amacım röportaj fotoğrafı çekmek değil, bu insanların iç dünyalarını yansıtan sanat fotoğrafları çekmek. Beklemek benim için yol gösterici motifti. Beklemek aslında varoluşsal bir durum, hepimiz bir şeyler bekliyoruz. Ama mültecilerin beklemesi çok farklı. İşte ben de bu farklılığı çıkartmak istedim”.

Zehra İpşiroğlu

www.dirensanat.com

 

Bu Yazıda Bulabileceğiniz içerikler:

mülteci sanatçılar hakkında yazılar,mülteci sanatçıların eserleri, mülteci sanatçılar kim, mülteci sanatçıların eserleri,suriyeli mülteci sanatçılar, suriyeli mülteci fotoğrafçılar, mülteci tiyatrocular, mülteci sinemacılar, mülteciler nerede, mülteciler ne düşünüyorlar, mülteciler hakkında zehra iipşiroğlunun yazısı, mülteci sanatcçı zahran, mülteci eserleri, mülteci meselesi, mülteci sorunları,mülteci kadınlar,mülteci erkekler, mülteci meslekler,mülteci yaşamı,mülteciler,diren sanat, diren sanat haberleri,diren sanat mülteci yazıları,diren sanat zehra ipşiroğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here