MODA SAHNESİ KURUCULARI SAHNELERİNİ ANLATTI

0

 

Röportaj: Cenk Gündoğdu

MODA SAHNESİ SEZONDA 3 YENİ

OYUNLA İZLEYİCİSİNİ BEKLİYOR

 

Ele aldığı oyunları farklı bir dille yorumlayarak izleyiciyle buluşturan tiyatro yönetmeni Kemal Aydoğan, arkadaşlarıyla bir araya gelerek kapanan eski bir sinemayı kolektif bir ruhla yenileyip 3 perdeli, çok amaçlı kullanıma hazır bir sahne açalı 1 yıl oldu. 12 kişiden oluşan ekip; sıcak yaz günlerinde duvarın boyasından çivinin çakılmasına, molozun dökülmesinden tavanın kapanmasına, ışıkların ayarlanmasından koltukların yerleşimine kadar hemen her işe canla başla koşturup bitirdi. Aslında Moda Sahnesi’ne salt bir tiyatro demek eksik olur. Seminer, konser, sinema, dinleti gibi etkinlikler de bir arada düşünüldüğünde sahneye Anadolu yakasının önemli bir kültür merkezi demek daha anlamlı ve yerinde bir ifade çünkü.

 

1 yaşını dolduran Moda Sahnesi’nin emekçileriyle inşaattan sahneye, sanattan siyasete ve bugünlerde izleyiciyle buluşan Parkta Güzel Bir Gün, Roberto Zukko ve Akıllı adlı yeni oyunlarını konuştuk.

 

 

 

CENK GÜNDOĞDU: Geçen yıl bugünleri hatırladığınızda inşaat, derz, kalıp, boya, taş kırma… vardı gündeminizde. Geçen yılın yaz günlerine dönersek neler söylersiniz ve ilk sezonunuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

KEMAL AYDOĞAN: Valla telaş ve heyecan vardı.

 

MERT FIRAT: Aynen dediğin gibi abi, nasıl bir telaş, nasıl bir heyecan vardı, şimdi düşünüyorum da… Havalandırmalar, aydınlatma, su, elektrik… Hiçbir şeyimiz yoktu.

 

KEMAL AYDOĞAN: Bir kere çok toz vardı. Altyapıya dair hiçbir şey kurulmuş değildi. Sadece söküyorduk. Tam bu sıralar; her şeyin söküldüğü çıplak haliydi sahnenin. Artık yapılmaya başlanacağı aşamaydı. Sadece sökülmüştü, mimari şekli yeni oluşmuştu. Ne yapılacağına dair planlar, kararlar… Tam bir inşaat haliydi burası. Toz, duman, harçlar kırılıyordu.

 

CENK GÜNDOĞDU: Onur’u elinde balyozla, Kemal Abi’yi tulumla, Timur’u kürekle, Orhan’ı malayla, çay servisiyle düşününce… Henüz kısa zaman öncesinde…

 

TİMUR ACAR: Bayağı ortaçağ insanları gibiydik. (Gülüşmeler)Spotlarla ortalığı aydınlatarak çalışıyorduk.

 

MERT FIRAT: Tavanları, boruları, kalıpları ince ince sökmeye başlamıştık. Kırdığımız büyük sütunlardı değil mi?

 

İNAN ULAŞ TORUN: Aynen öyle sütunları kırıyorduk.

 

ONUR ÜNSAL: Tuvaletleri örmeye çalışıyorduk, Fatih orada harç karıyordu, Orhan Abim saçlarını kesiyordu. (Gülüşmeler)

 

MERT FIRAT: Herkes birbirinden ışık istiyordu, prova yaparken “ışık” diye bağırıyorduk. Mesela karanlık provalar yapma fırsatımız oldu değil mi Kemal Abi?

 

KEMAL AYDOĞAN: Tabii.

 

MERT FIRAT: “Ezberi şimdi karanlıkta alalım” filan diye, sanki bu bir yönetmen tercihiymiş gibi olmadı mı?

10428525_716116148437077_1009277154200818464_n 10469038_712188115496547_3085235604768260298_n

 

İNAN ULAŞ TORUN: Yani böyle özgün bir karanlık metotla çalıştık…

 

CENK GÜNDOĞDU: Sizi bir araya getirip Moda Sahnesi’ni kurduran neydi?

 

TİMUR ACAR: Beraber tiyatro yapıyorduk, tiyatro yaptığımız yerden ayrıldık, Oyun Atölyesi’nden. İki tane seçeneğimiz vardı; ya gezici bir tiyatro olacaktık orada burada oynayıp dekorumuzu bir depoya kaldıracaktık. Ya da bir yer bulacaktık ve onu kullanacaktık tiyatro salonu olarak. Biz ikincisini tercih ettik. Zor olanı tercih ettik birazcık ama biliyorduk ki öbür türlü yıllar geçtikçe biz de çok zorlanacaktık. Şimdi zorlanmıyor muyuz? Zorlanıyoruz tabii ki ama geleceğe baktığımız zaman…

 

MERT FIRAT: Topluluk kurulduğunda genelde bir mekânı, kapalı bir alanı yoksa o oyuncuların takvimi oranın programını belirlemeye başlıyor ister istemez. Ama şimdi mekânı yapınca mekânın sorumluluk duygusuyla mekân artık bizim programımızı belirlemeye başladı. Mekânımız var ve burada oyunumuz olsun ya da olmasın buraya göre yaşadığımız bir hayat(ımız) var. Her zaman hesaba kattığımız bir çocuk var. Tatile çıkarken, yeni bir metin okurken, yeni bir şey yaparken her zaman burayı da hesaba katıyoruz ister istemez.

 

ONUR ÜNSAL: Böyle bir mekân açarken, bu mesleği yapmaya başlarken hep aç kalacaksın tedirginliği vardır.

 

MERT FIRAT: Bizde şöyle bir şey oldu. On iki kişi yola çıktık fakat burada daha yola çıktığımız andan itibaren iyi bir iş bölümümüz vardı. Fakat o iş bölümünün içinde ister istemez iş yükününün yoğun biçimde birilerinin üstüne kaldığı bir durum var. Şimdi isim isim vermeyelim ama. (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Ben buna katılmıyorum. Şöyle katılmıyorum; birilerine iş yoğunluğu kaldı ama sonuçta Ulaş, Onur, Mert, Timur da oyun oynuyorlar. Seksen, doksan kez oyun oynadılar. Hani her zaman öyledir, bir yerin bir işletmecisi vardır ve işletmecisine de tabii ki bir yük düşer. Kaçılmaz sonucudur zaten bu işin.

 

MERT FIRAT: Tabii tabii

 

KEMAL AYDOĞAN: Allah’tan burada bunu bilenler vardı. Daha önce tiyatro işletmesinin içinden gelmiş, tiyatro işletmiş insanlar vardı aramızda. Sahne tasarımı yapmış, ışık tasarımı yapmış, teknik olarak çalışmış insanlar vardı ve biz aslında hemen mekâna adapte olup işletmeye başladık. Yoksa sıfır noktasından başlasaydık böyle bir mekân büfesini bile işletmek mümkün değil aslında.

 

MERT FIRAT: Tam onu diyecektim aslında böyle iş bölümleri yaptık. Hepimiz başka türlü yükler aldık, sonra işte sezon içinde çalışarak bir şekilde eşitlendik. Hiç önemli değil ama baştan biz bunları konuşmamış, başka bir topluluk içinde böyle bir ilişkiye girmemiş olsak, yedi-sekiz yıl bir geçmiş olmasa bir sürü sorun yaşanabilirdi. Ailelerin içinde bile yaşanıyor. “Sen fazla kaldın, sen gelmedin, öbürü bir şey oldu” filan… Biz baştan, daha yola çıkarken ne yapacağımızı nasıl yapacağımızı birbirimize söyledik. Birinin dizisi, öbürünün başka bir işi, diğerinin filmi var. Baştan çok net bir rüyayı birlikte görüp, onun nasıl gerçekleşeceğine de aslında çok hesapsız bir biçimde, fizibilitesiz bir cesaretle attık kendimizi; hâlâ da aynı şeyle ilerliyoruz aslında. Hep beraber ve birbirimize güvendiğimiz için bu riske girdik.

 

İNAN ULAŞ TORUN: Bir yandan da şöyle bir şey var: Bu işin riskine hiç kimse kebapçı ya da lahmacuncu açmak gibi bakmadı. Yani o anlamda işe atılmak gibi değil bu. Yaşayacak yer lazım bize, oyun oynayacak bir yer… Evet böyle bir gerçeklik de var aç kalmak gibi, para kazanmak gibi ama onun haricinde…

10428525_716116148437077_1009277154200818464_n

 

TİMUR ACAR: Aç kalıyoruz yani kalmıyoruz değil. Aramızda…

 

ONUR ÜNSAL: Aç kalanlar var. (Gülüşme)

 

TİMUR ACAR: Biz de kalabiliriz yani. Amaç şu; burada bir yerimiz var, oyun oynuyoruz, etkinlikler oluyor. Ne bileyim yani burada yaşıyoruz, ruhumuz birazcık yaşıyor.

 

MERT FIRAT: İleriye dönük kültürel bir hayatı tesis etmek amacımız. Her zaman böyle baktık zaten. Hani ilk başta da yok o öne çıktı, öbürü bir şey oldu, yok işte para kazandık kazanmadık, değil de bunu devam ettirebileceğimiz, sürdürebileceğimiz bir hayat tesiri.

 

ONUR ÜNSAL: Bir kere bu mahalleliyiz, biraz bunu düşünmek lazım. Bu o kooperatiflik duygusunu katmanlandıran bir şey. Sadece başka hedefleri oluyor galiba insanların, başka şeyin peşinde koşuyorlar. Yoksa yapılamaz noktasında bir şey gibi değil. Kocaman bir şey yapmazsınız ama herkes her mahalleye ait kolektif bir ruhla, mahalli duygularla hareket edebilir aslında. Bizim de işin burası çok hoşumuza gitti. Yani Kadıköylüyüz, burayı biliyoruz. Burada daha önce çok uzun süre çalışanlar, az çalışanlar var ama genel olarak burası için de bir şey yapıyoruz. Öyle güzel bir duygu. Kooperatif dedik ya, iyi bir kolektif duygu.

 

TİMUR ACAR: Bir de bu klasik duygusundan çıkmak gerekiyor. Çünkü günümüz artık öyle bir dünya değil, bitti artık o tek başına, isim olarak tiyatrolar yapmak filan. Artık insanlar da onu yemiyorlar mı diyeyim, istemiyorlar galiba. Değişik bir şey istiyorlar. Biz de aslında klasik olana karşıyız. Değişik işler yapmak istiyoruz, kafayı birazcık değiştirmek gerekiyor zannedersem.

 

MERT FIRAT: Hem öyle hem de ünle, şöhretle sürdürülen bir şeyin, zaten var olamayacağı gerçeği aşikâr. Demin söylediğim şey de aynı. Bir kültür hayatı tesis ettiğimiz noktada hepimiz bu perspektiften baktığımız için zaten rahatız. Bir oyunu ya da bir texti bir ünlüye göre seçmek hiçbir zaman bizim yöntemimiz olmayacak. Bu sezon olmadı bundan sonra da olmayacak. Dolayısıyla önümüzdeki sezon seçtiğimiz oyunlar da aynı şekilde, bundan sonrakileri de öyle hedefliyoruz. Dolayısıyla derdimiz yaptığımız işle. Ünlüsü ünsüzü, öylesi, böylesi derdimiz o değil yani. Hamlet’i; mesela, içinde iki üç tane tanınan arkadaşımız var ama bütün ekip mükemmel bir şekilde çok iyi bir kolektif çalışmayla oynuyor. Bu oyunun özeti, kültür hayatımızın özeti aslında. Bizim hayatımızın bakış açısının özeti. Hamlet’i Onur oynuyor ve tanınan birisi; Timur oynuyor, diğer arkadaşlar var yine bilinen ama Hamlet bir bütün olarak algılanıyor. Oyun da öyle ve o oyunun yarattığı etki bütünüyle algılanıyor. Derdimiz zaten böyle bir şey. Yoksa bir ünlünün etrafına toplanmış bir tiyatro ya da birkaç ünlünün etrafına toplanmış bir tiyatro ve kültür hayatı hayal etmedik asla, etmeyeceğiz de zaten. Çünkü o sürdürülebilir bir şey değil. Bizim için esas olan Moda Sahnesi ve onun yarattığı hayat. Kültür hayatı paylaşımları… Buradan hareketle yürüdüğümüzde zaten bizsiz ya da bizimle, yeni gelecek arkadaşlarla -kurucular haricinde- aramıza davet ettiğimiz, birlikte oyun çıkardığımız, birlikte bu yolculuğa devam etmek istediğimiz insanlarla yola devam edeceğiz. Sürdürülebilir bir şeye dönüştürülecek bu durum. Derdimiz bu aslında.

 

CENK GÜNDOĞDU:12 kişilik bir ekibin kurduğu Moda Sahnesi ilk sezonunu bitirdi. Z raporu: 144 oyun oynanmış, toplam 20 bin kişi izlemiş. 21 konuk tiyatro gelmiş, 66 defa oyun oynamışlar, 10 ayrı müzik grubu gelmiş, 14 konser verilmiş. Bununla birlikte 35 – 36 bin kişiye ulaşan, toplam 230 etkinlik olmuş. Bunlar 7 ayda ulaşılan rakamlar ve sinema ve seminer etkinlikleri dahil değil. Yanılmıyorum değil mi?

 

KEMAL AYDOĞAN: Kırk bin kişi.

 

ONUR ÜNSAL: Evet ama bu nihai değil. Bu sezon tümünü kapsamıyor. Beş altı aylık bir süreç.

 

KEMAL AYDOĞAN: Bu sezon buraya giren insan sayısı elli bin kişi, sinema dahil.

 

MERT FIRAT: Sinema, konser, tiyatro…

 

KEMAL AYDOĞAN: Bizim oyunlar değil, tümüyle bu salon, bu mekân elli bin kişiyi ağırlamış. Tiyatro, sinema, konserler dahil, söyleşiler dahil elli bin kişi girmiş çıkmış bu mekâna. Bizim ilk yılda yakaladığımız çok önemli bir seyirci sayısı bu.

 

ONUR ÜNSAL: Yani, ilk yıl için elli bin insan sayısı bir yeri kültür merkezi yapmaya yeter bence.

 

CENK GÜNDOĞDU: Tüm bunlar buradan bir sanat hareketi çıkarmaya da yeter gibi. Peki, geçen yıla dair sezon değerlendirmesi için neler söylersiniz?

 

ONUR ÜNSAL: Geçen sezon; sert geçti biraz, inşaat süresince hazırlandık oyunlara. Ama ben geçen sene görünen özetimizden çok bunun bizi tarif ettiğini düşünüyorum. Yani “Hamlet”i oynadık, bir çocuk oyunu oynadık, “Altı Oyuncu Yönetmenini Arıyor”u oynadık. Yapılan, seçilen işlere baktığınız zaman bizi tarif edebileceğini düşünüyorum. Bence iyi bir perspektifle açtık sahneyi, sezonu. Böyle devam edebilmek için çok çalıştık ama iyi bir yıl geçirdik. Ben bunu söyleyebilirim.

 

MERT FIRAT: Benim için ilk iki üç aylık süreç bizim değil başkasınınmış gibi oldu. Her an bize “Çıkın gidin ulan” diyeceklermiş gibiydi. (Gülüşmeler) Sanki “Haydi tamam bitti, hadi hadi bitti, gidin” gibi. Üç ay başkasının mekânındaymış gibi şuraya bile doğru düzgün oturamadım, mekânı kullanamadım niyeyse. Saçma bir alışık olmama duygusu galiba. Çünkü içinde olduğum mekânlar hiçbir zaman benim değildi, bize ait değildi. Okuldayken tamam mekânlar bizimdi. Dört yıl boyunca profesyonel tiyatro yapıyormuş gibi hissettim okulda hep. Oyun Atölyesi, Kemal Abi’yle çalışmaya başladığımız günden beri benim mekânım gibiydi. Orada çalışıyorduk, dans dersi alıyordum ama hiç böylesini hissetmemiştim. Bu şunun gibi annenle babanla yaşamaya devam edersin de o ev hâlâ senin değildir ya, işte aynı öyle bir histi. Ama burada sorumluluk almaya başlayınca, organizasyonlar vb işlerde Kemal Abi ”E ne olacak şimdi çocuklar? Şimdi şunlar var, şuraya gittiniz mi?” deyince; “Biz mi gidecektik, biz hiç gitmedik ki oralara” dedik. (Gülüşmeler) Yavaş yavaş gömleği giymeye başlayınca “Bunun düğmesi eksikmiş, aa bu ip çekmiş” diye başka türlü bir biçimde görmeye başlıyorsun her şeyi. Tam da Ulaş’ın, Onur’un ifade ettiği gibi konserler olurken “Hımm demek ki o öyle oluyormuş” diyorsun artık işin içine girip onun sorumluluğunu da giyinmeye başlayınca. Ki daha çok başındayız yolun. Bu ilk sene mevzuyu kavrama, anlamadayız…

 

İNAN ULAŞ TORUN: Bu arada ilk senemize sevgilerimizi gönderiyoruz.

 

MERT FIRAT: Bu süreç, anlama yılı oldu benim için. Anca daha yeni yeni “Bu hayat öyleymiş” diye kavrama yılı oldu, çünkü hepimiz için gerçekten başka bir tecrübesi var. Kemal Abi için de bambaşka bir şey olmuştur eminim.

 

TİMUR ACAR: Eskiden yani 2013 yılına kadar, okuldan mezun olduğumdan beri tiyatro yapıyordum ama her sene şöyle oluyordu. “Bu hafta oyunlar bitti, evet çekim de yok. Aa bir haftam boş, tamam hadi bir eve gideyim o zaman, kafa dinliyeyim” yapıyordum. Şimdi bunlardan da vazgeçmeye başlıyorsunuz, çünkü bir mekân var burada. O mekânın birtakım işleri var, senin üzerine düşen görevler var. Biz eskiden yüzüyorduk bir suda -bunu birkaç röportajımda da söyledim- şimdi birazcık daha derinlere inmeye başladık. Dalıyoruz, o da bizdeki arızaları ortaya çıkartıyor, kendimizi de çözüyoruz, yapmamamız gereken şeyleri de buluyoruz. Yani bir ehlileşme süreci gibi bir şey oldu bu bir sene. Öyle geçti birazcık benim için. Zaten beraber tiyatro yapan insanlardık.

 

MERT FIRAT: Yabancılaştıran bir şey yoktu.

 

TİMUR ACAR: Yani yabancılaştıran bir şey yoktu. Perde olmaması biraz… (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Benim için kıymetli olan üç salon. Tiyatro işletmesi hakkında bir fikrim var fakat burada bir de sinema var ve sinema sektörünün bir yerine temas ediyor olmak başka bir şey. Onu hiç bilmiyordum. Onu işletmek, oraya seyirci getirmek, filmlerin gelmesi, yüklenmesi falan… Onun için de bir büyük, bir küçük salon yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi. Aynı zamanda işte bu konuşmaların, seminerlerin, bu tiyatro yaşantısının kenarında gidiyor olması… Bu yıl dört önemli seminer yaptık. Hem katılımcısı çoktu, hem de etkisi bize kadar geldi. Kardeş Türküler’le yedi yüz elli kişilik bir konser yapıyor olmanın heyecanı başkaydı.

 

Kardeş Türküler’le ilişki kurduk sonra onlar bir konser daha yapmak istediler. Salonun koşullarının konser vermeye çok uygun olduğunu, organizasyondan çok büyük keyif aldıklarını söylediler. Diğer müzik grupları da öyle. Aslında biraz bundan da bahsetmek lazım. Aşağıda iki salon var. Müzisyenlerin saptamasını söylüyorum: Türkiye’de konser verdiğimiz en iyi yerlerden bir tanesi. Çünkü onlar duyumuna çok bakıyorlar; çalarken ses nasıl diye. Biz de bunun için çok çaba sarf etmiştik. Çok nitelikli bir malzeme kullanımı söz konusu, nitelikli bir düzenleme söz konusu. Gelenin, performansı gerçekleştirenin huzur içinde geldiği, gittiği, büyük keyif aldığı bir mekân. Seyircinin de öyle. Dolayısıyla aynı zamanda sürdürebilir bir durum bu.

 

Şunu da söylemem gerekir ki Türkiye’deki salonların % 99’u kötü. Bunu gönül rahatlığıyla söylüyorum çünkü siz bile tespit edebilirsiniz. Yani girip bir salona kötü derseniz, doğru çıkar bu tespitiniz. Ama burada gerçekten bir mühendislik işlemi yapıldı. “Hadi şuraya da bir şey yapalım” işlemi değil. Mike bize bunu sağladı. “Şu prensiplerle, şu malzemeyi, şu biçimde yerleştirirseniz ancak burası olur” dedi. Ki bu dediğimiz nereden baksanız bin metrekarelik bir düzey için uygulandı. Yani hem salon, hem küçük salon, hem sinemada yapıldı. Işık sistemi, elektrik sistemi bu anlamda yenilendi ve kullanıma uygun hale getirildi.

 

MERT FIRAT: Bizim ön koşulumuz başından beri Kemal Abinin de dediği gibi seyircinin rahat etmesi ve ona sunmaktan utanmayacağımız bir şey yaratmaktı. Seyircinin iyi niyetle sineye çekeceği bir şey olmasın istedik. Çünkü ne yazık ki festival filmlerimizden tutun da, bir şeye yatırım yapmış (ödenekli, ödeneksiz) tiyatro kuruluşlarımıza kadar hepsinde böyle seyreden bir durum var. Seyircinin “Aman işte bu festival filmi, bunda da böyle bir oyuncu kullanılmış ama ne yapalım, olsun” biçimindeki iyi niyeti… (Gülüşmeler) Artık bunu aşmamız gereken bir taraftayız. Dolayısıyla burada da “Varsın salonun ortasından da sütun geçsin, üç tane koltuk da görmeyiversin” biçimindeki bağışlanıyor olmanın, bu karşılıklı sözsüz ya da yazısız anlaşmanın (kötü anlaşmanın) içine girmek istemedik hiçbir zaman. Yani dedik ki: “Tamam şu kadar daha borcumuz olsun ama salonumuz iyi olsun. Bu kadar daha yükün altına girelim ama utanmayacağımız şeyler duyalım insanlardan. Müzik grubu gelsin keyifle çalsın, bir tiyatro grubu gelsin “Ya ne güzel olmuş” desin. İstedik tabii bunu, niye istemeyelim? Çünkü biz de böyle bir şeyin içinde olmak istiyoruz, biz de burada sahne yapıyoruz. Oyuncusu, müzisyeni zaten aramızda… Müzisyenin derdini bilen Onur, Timur işte ve Kemal Ağabey. Hepimiz bir şekilde müziğin içindeyiz ama onların ayrıca bir müzik geçmişi var. Bu derdi anlayabiliyoruz. Oyuncu olarak zaten hepimiz sahneyi kullanıyoruz, kulis kullanıyoruz. O dertle, o turne meselesiyle bire bir yüzleşiyoruz tuvaletinden kulisine kadar… Tuvaletsiz, kulissiz mekânlarda tiyatro yapıyoruz, turne yapmak durumunda kalıyoruz. Buna ses de çıkartıyoruz, çıkartmıyor değiliz. O anlaşmanın içinde biz yokuz. Bunun için kavga ediyoruz, kötü çocuklar oluyoruz, kötü insanlar oluyoruz. E şimdi kendi yaptığımız mekânda da aynı hatayı tekrarlayamayacağımız için..

KEMAL AYDOĞAN: Nitelik kavramını rehber edinmek gerekiyor galiba. Bizim aramızda hep konuştuğumuz şey nitelik. Bir şeyi nitelikli hale getirmek çok da kolay bir şey değil. Bu çok göz ardıedilen bir durum. Herhangi bir ürünün, mercimeğin paketlenmesinde bir nitelik aranmazken galiba hayatımıza bunu sokmamız gerekiyor. Nitelik nasıl kurulur ve bunun için nasıl bir çaba gerekir? Bu belki tek başına bizim boyumuzu aşan bir şey ama niteliksizliği kimseye öneremeyiz, kimseyi onun içine sokamayız. Aslında mevzu hep niteliğin peşinde gidiyor olmak… Çünkü o aynı zamanda yaratıcı düşünceler ürettiren bir şey. Zorlayan da bir şey, kendinizi aşmanızı sağlayan bir şey. Nitelik çok acayip bir kavram.10469038_712188115496547_3085235604768260298_n

 

CENK GÜNDOĞDU: İstiklal Caddesi’nde nerdeyse 30’a yakın -küçük küçük- pek çok tiyatro var. Şimdi aynı ruh birkaç yıl içinde başka semtlerde de kendini ortaya çıkarıyor yaptığı iş ve açtığı sahnelerle… Burada da elli bin insanın geldiği bir mekân ve kolektif bir oluşum var. Buradaki etkinliklere, tiyatrolara, konserlere, kültürel aktivitelere, sempozyumlara bu ekip nasıl ve ne şekilde karar veriyor? O niteliği açalım isterseniz…

 

MERT FIRAT: İstiklal Caddesi’nde o kadar çok özel tiyatro olmuş mu? Ne güzel, ne güzel…

 

KEMAL AYDOĞAN: Bizim bir dünyamız ve dünya görüşümüz var tabii ki. Mesela Ayyuka, Kardeş Türküler, İncesaz konserleri yapıldı burada. Replikas, Cengiz Özkan, Baba Zula, Yasemin Mori… Bunlar bizim nerede durduğumuzu gösteriyor. Bizim bir müzik beğenimiz, bir tiyatro beğenimiz var. Mesela bir vodvil oynatmayacağız. İsterse geceliğine yüz bin lira kira verilsin. Bu salon seyircisine vodvil sunmayacak ama yirmi kişi gelen deneysel bir tiyatroyu sunabilir.

 

CENK GÜNDOĞDU: Dolayısıyla birinci hedef ticari değil; ticari bir işletme olmasına rağmen… Doğru mu anlıyorum?

 

KEMAL AYDOĞAN: Tabii doğru anlıyorsun. Aynen öyle, nitelikli olan her şeyle temas halindeyiz. Tabii subjektif bir yargıdan da bahsediyoruz, bu bize göre bir şey çünkü. İyi bir vodvil ekibi de olabilir, iyi de oynanabilir ama bizim dünyamızda tiyatro anlayışımızda yeri yok onun. Dolayısıyla onunla bir mesafemiz var, bu salonda seyirciye gösterilecek ürünlerden biri değil vodvil. Sunulacak şeyin bir derdinin olmasını, sahici bir çabanın ürünü olmasını isteriz. Tabii ki işin bir yönü para kazanmak. Ticaret demeyelim buna. Niçin para kazanmak gerek? Çünkü buranın kirası, çalışanı, vergisi, sigortası var. Bunlar zaten temel zorunluluklardan ama bunun için hareket etmemek bizim koyduğumuz ilkelerden biri. Nitelikli işlerle de burası döndürülebilir. Nitekim örneklerini de görüyoruz. Çünkü sadece seyirciye göre iş yapmak, seyirciye göre buraya konuk getirmek bir süre sonra buranın çalışmayacağı anlamına geliyor. Oysa siz burası için bu ulviyetli bir yerdir diyorsanız sunumunuzla, seyirci zaten onunla temas etmeye geliyor. Hamlet oynadık, son beş altı oyun üzerine sarı kasklar koyduk, arkasına da kocaman ”Çürümüş bir şeyler var bu ülkede” yazdık. O da Shakespeare’in lafı. Bundan da hiç sakınmıyoruz zaten. Sanatın içine bunların da girip çıkabileceğini söylüyoruz. Günümüze bu anlamda derde çare olabileceğini düşündüğümüz bir yerdeyiz. Tümüyle eğlence için donatılmış bir tiyatro ya da sanat, kültür ortamı olmak değil amacımız. Derdi olan, toplumla bu anlamda bir paylaşımı gerçekleştiren bir mekân olmak istiyoruz. Mekânın düzenlemesini de bu anlamda birtakım ilkeler doğrultusunda yaptık. Mekânımızın sabit olmaması, değişebilir, her türlü işe, gönle ev sahipliği yapabilecek yapıda olmasına binaen daha değişken, sabit kafalardan uzak, hareketli, çoğul bir dünyada bize benzemese de nitelikli olduğunu düşündüğümüz grupları, konukları getirmek nihai hedeflerimiz arasında.

 

CENK GÜNDOĞDU: Moda Sahnesi’nin kendine yetecek oyuncusu, yönetmeni, sahne tasarımcısı, amiri, teknik, idari ve sanat ekibi ve çevirmeni var. Bir okul olma gibi bir planınız; kendi estetik anlayışınız doğrultusunda oyuncu, yazar, yönetmen, tasarımcı, çevirmen yetiştirmek gibi bir hedefiniz var mı?Aslında her birinizin söylediklerinden kendi izleyicinizi yaratmaya dönük bir estetik kaygıyı kavrıyorum ben. Ve yavaş yavaş kendi izleyicinizi yaratıyorsunuz. Şöyle bir hayaliniz var mı: Bir okul, ekol, hareket, oluşum yaratmak ve yazar, oyuncu, yönetmen, tasarımcı yetiştirmek…

 

KEMAL AYDOĞAN: Medresenin yaptığı bir şey gibi diyorsan öyle bir şeyi şu an galiba planlamıyoruz. Galiba değil planlamıyoruz. Çünkü o şekil bir tiyatro medresesi olarak Seyyar Sahne var… Ticari bir şeyi kastetmediğini anlıyorum. Çünkü onlarüniversite tiyatrosundan, o ilişkilerden geliyorlar ama şimdi dönüştürüldüler. Bizim pratiğimizde şu an zaman diye bir problemimiz, mekân diye bir problemimiz, buranın kirasını ödemek gibi bir problemimiz var. Herkesin buradan başka harici işleri var, seslendirmeleri, dizileri, filmleri… Dolayısıyla bire bir birini yetiştirmek için çaba sarf etmeyi sanki beceremeyeceğiz ama etkileşimleri becerebiliriz. Sonuçta biz burada sadece on iki kişiden teşekkül değiliz aslında. Yaklaşık otuz, kırk kişiyiz. Oyunlarda oynayan arkadaşlarımız, yardım edenler, asistanlar… Onların hepsi de tiyatroyla bir biçimde ilişkilenmek istiyor. Süreçlerin nereden geçeceği belli olmaz. Mesela “Ben yönetmenlik yapacağım” diye gelen biri benim için yönetmen değil. Yirmi üç yaşında gelip “Ben yönetmenlik yapacağım” diyorsa bu yönetmenlik yapamayacak demektir. Benim böyle bir önyargım, bir sezim var. “Ağabey sahneyi süpürebilirim” diyorsa “Haa evet o yönetmenlik yapabilir.” diyorum. Çünkü o başka türlü üretilen bir şey. “Ben geldim, adım bu, beni de rejisör olarak yazın.” sahici emeğin bununla hiçbir ilgisi yok. Sahici yönetmenlik emeğinin böyle bir yolla hiçbir ilişkisi yok.

 

MERT FIRAT: Biz zaten şu anda insan yetiştiriyoruz, Kemal Abi aslında tam onu söylüyor. Bizimle birlikte turneye gelen birçok insan zaten aşağıdan yetişiyor. Sahne tekniğini öğreniyor ve ben bu duruma mantalite olarak baktığımda şöyle bir şey düşünüyorum ki bu Kemal Abi’nin dediğine de denk düşüyor aslında. Eskiden Dil Tarih Coğrafya Fakültesi bir kürsüydü. Bölümlerine, alanlarına ayrılmamıştı oyunculuk, yönetmenlik diye. Dramaturgi, tiyatro bölümü olarak ayrılmamıştı ve sadece eğitim veren ve öyle algılanan bir kürsüydü aslında. Tiyatro bölümüydü ve tiyatro adamı yetiştirmekti derdi. Sen girdiğinde alanlara ayrılmıştı değil mi Kemal Abi?

 

KEMAL AYDOĞAN: Kürsü İngiliz Dili ve Edebiyatı altında çalışan bir birimken 70’lerde bölümleşiyor ama branşlaşmıyor sonra 1988-89 gibi de branşlara ayrılıyor.

 

MERT FIRAT: Bölümdü, kürsü olmaktan çıkmıştı. Dil Tarih’te de öyleydi Halkevinde de nitekim öyle gördüm, hem oyunculuk yapmaya hem dekor yapmaya hem kostüm dikmeye çalışıyorduk. Bunu profesyonel bir şekilde de değil tamamen amatör bir ruhla yapıyorduk. Şimdi başka bir yerde, başka bir zemindeyiz. Ama ne olursa olsun ben bunun bir biçimde total bir eğitim, total bir süreç olduğunu düşünüyorum. Eğitim ve anlama biçimi olduğunu düşünüyorum. Oyuncusundan yönetmenine branşlaşınca iş tabii profesyonel hayatta başka bir şey oluyor. Mesela bana yazmak, yazmaya çalışmak birçok şey kattı. Bir metni elime aldığımda anlamak ya da senaryoyu elime aldığımda, kavramak bağlamında… farklı bakabiliyorum artık. Okulda da birçok denemelerimiz oldu. Ama şimdi profesyonel hayatta bambaşka bir durum var. Ben önümüzdeki senelerde bir şeyler yapmak istiyorum açıkçası. Bunun da oyunculuğa, tiyatroya, sanat hayatına çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Senaryo yazıyorum, onun haricinde yazdığım iki tane senaryo zaten çekildi. İlksen ile birlikte yazıyorum. İlksen bizim kurucu ortaklardan. Oyun da yazmaya çalışıyorum elimden geldiğince, ileride de buna benzer çalışmalar yapacağım. Bu işin bir süreç olduğunu düşünüyorum…

 

KEMAL AYDOĞAN: Eğitimimiz yok yani öyle toplu bir eğitimimiz yok. Şu an eğitim verecek bir durumumuz da yok. Yanımızda etkileştiğimiz insanlar var. Ben yönetmenlik pırıltısı gördüğüm biriyle başka türlü de çalışabilirim. Genç insanlarla birlikte bunu yapacağız çünkü ben ömür boyu çalışmayacağım zaten, benim için tembellik değerlidir. (Gülüşmeler) Çalışkan biri olarak “Çalışmak yorar.” prensiplerimdendir. Tembelliği severim ve ömrümün sonuna kadar da çalışmayı düşünmüyorum. Mümkünse yılda bir tane iş yaptım ya da yapmadım durumu gibi.

 

CENK GÜNDOĞDU: Ödenekli tiyatrolarda hep eleştirdiğimiz yönetmenler gibi mi?

 

MERT FIRAT: Vay, bu sert oldu (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Öyle değil ama insanın da bir hayatı var. Eğer onu da kaliteli yaşıyorsan buraya da kalite aktarabilirsin yoksa sabah akşam hepimizin deli gibi çalıştığımız, çalıştırıldığımız bir dünyadan zaten yaratıcılık bekleyemeyiz ki.

 

MERT FIRAT: Bir de ortaklığın içinde şöyle bir şey var ve ben bunun bir şekilde riya olduğunu düşünüyorum. Mesela ben buranın gelirini, giderini, sorununu sadece Kemal Abi’ye bırakıp hiç ilgilenmeyip “Ha öyle mi?” şeklinde davranırsam bunun riyakâr bir davranış olduğunu düşünüyorum. Benim o derdi, meseleyi anlamam gerekiyor. Hesaplarla ilgili güven ayrı bir şey. Zaten öyle hiçbir şüphe yok. Ama sorumluluk duygusunu birbirimize aşılıyoruz ve bir şeyi anlamamız, kavramamız gerekiyor. Öbür türlü birinin üstüne o kişiyi de korkunç bir şekilde ezen, baskılayan bir şey atmış oluyorsun. Kendine ve diğerlerine, en çok sorumluluğu üstlenen kişiye bir kötülük yapmış oluyorsun.. Dolayısıyla bu gerçekten başka türlü bir işkence ve düşüncesizlik her anlamda. Sanatsal kaygılar anlamında da böyle mali konuları bir kenara bırakırsak. Güncel sanata da kavramsal sanata da şu an içinde bulunduğumuz ortama ve gündeme de ortak bakabilmeliyiz. Sadece Kemal Ağabey “Birikim” dergisi okumamalı mesela. Tam böyle bir şey demek istiyorum. “Sanat Dünyası” dergisini herkes okumalı. Bizim aramızda böyle bir şey de var, birbirimizi itiyoruz buna. Bu aynı perspektiften bakabilme meselesine… Mesela kitap listeleriyle geldik biz uzun zaman. Kemal Abi’nin önerdiği kitap listeleri, birbirimize önerdiğimiz kitaplar. Bu böyle bir etkileşim; dolayısıyla böyle bir sorumluluk duygusu da. Şu anda aslında en kısa cevap şu: derdimiz birbirimizi geliştirmek ve alttan gelenlere de mümkün mertebe bir şey aktarmak ama profesyonel şekilde yapmıyoruz bunu. Çünkü şu anki bütün bilgimiz, isteğimiz, tecrübemiz bize kadar. (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Şu an gerçekten -iş hacmi diyelim ona tırnak içinde- buranın işletmesinin hacmi zaten bizim boyumuzu çok aşan bir hikâye. Dolayısıyla derdimiz önce burayı yerleştirmek, buranın çalışır hale gelmesini sağlamak. Sonrasında aslında bu tür şeyleri düşünür hale geleceğiz. Çünkü şu an rüştümüzü o anlamda ispat etmiş değiliz.

 

İNAN ULAŞ TORUN: Fox ve Ceza yazacağım (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Biz anlaşıldığı gibi gelecek üstüne çok düşünmemişiz. Ben de mesela hayatım boyunca hiç gelecek üstüne düşünmemişimdir. Şimdiki zaman hepsini birden barındırıyor diye, şimdi yaşayacaklarıma baktım hep. Ama gelecekte ne yapacağımıza, nasıl yaşayacağımıza dair de aklımızın kenarında bir şeyler var. Mekânla birlikte aslında biz de bir yere doğru gideceğiz. Mesela şimdi iki yüz seksen kişilik olan salonumuzu bir gün sahnenin yirmi metreye çıktığı, seyir yerinin yüz yirmi kişi olduğu bir biçime dönüştürüp bir oyunu ekonomik olarak üstlenebilecek miyiz? Aslında bununla da çok doğru orantılı her şey.

 

Gerçekten ekonomik olarak düşündüğümüzde mesela; iki yüz seksen kişide yirmi beş liraya sattığınız bileti ister istemez sayıyı yüz yirmi kişiye düşürdüğünüzde altmış liraya satacaksınız ya da sayıyı yüz yirmi kişiye düşürdüğünüzde ve yirmi beş liraya bilet satmaya devam ettiğinizde bu durum prodüksiyonu karşılayacak mı? Aslında bir tarafı da altyapının bize ne söylediğiyle ilgili. Paradan bağımsız bir hale gelirsek yapılabilir bu ki bu da dünyada mümkün değil. Çünkü Moda Sahnesi’nde kamu desteğinin sıfır olduğunu ve sürecin sadece bireylerin omuzlarına yüklenmiş ağır sorumluluklarla kotarıldığını da belirtmek gerek. Onun için nasıl dizide rol almasın insanlar? Şurası yapılırken birkaç sponsor dışında gerçekten Kültür Bakanlığı ya da belediye nezdinde bu yerin tarifi yok. Ne yaptığımızı bilmiyorlar ve dolayısıyla da bir destekleri de yok. Tüm bunlarla boğuşurken zaten sürekli devletin isteği, Kültür Bakanlığı’nın ya da kültür politikalarının olmayışı seni zaten ister istemez ticaretin içine sürüklüyor. Biz bunları konuşuyoruz, normalde kitap okuyor olmamız lazım ya da aşağıda bir şey çalışıyor olmamız lazım. Oysa biz aynı zamanda bütün bu giderleri nasıl karşılayacağımızı, hangi tür bir performans sergilememiz gerektiğini düşünüyoruz. Mesela biz burada çok insan çalıştıramıyoruz, her şeyi biz yapmaya çalışıyoruz. Bu aslında bir zafiyet. Burada on kişinin çalışıyor olması lazım, maaşları, sigortaları eksiksiz… Oysaki kimseye maaş verebilecek durumumuz yok. Dolayısıyla o para dışarıya çıkmasın diye içeride biz yapıyoruz bunları. Yani çöpünü de biz topluyoruz, tuvaletini de biz temizliyoruz. Dolayısıyla bu gelişim şimdilik biraz daha geleceğe bırakılmış oluyor. Böyle olmaz halbuki. Zaman burada temizliğe veriliyorsa insan gelişmez. Antik Yunan kölelerinin niye var olduklarını biliyoruz. (Gülüşmeler)

10322492_719504388098253_78759601765323114_n

 

 

MERT FIRAT: Bir şey söyleyebilir miyim? Ben bunun ideolojik olarak yirmi birinci yüzyılın bir önermesi olduğunu düşünüyorum. Sanatçının ticaretle ilgisinin kesilmeye çalışılıyor olması. Tabii ki çok ideal bir dünya bu, keşke hazırlığı olsa Kemal Abi’nin dediği gibi biz de rahat rahat kitabımızı okusak, provamızı yapsak. Ama böyle bir gerçeklik varsa -ve bu politik düşünceye kadar gidilebilecek uzun bir konu ama- bu tavrın da altında başka bir şey arıyorum. Bunu eleştirenler de oluyor. Buradan para kazanıyor olmak ya da yaptığın sanattan para kazanabiliyor olmak, hatta bununla başka şeyler yapabiliyor olmak… anlatabiliyor muyum?

 

KEMAL AYDOĞAN: Paranın ürettiği dertleri konuşup sonra sahnede anlatmaya çalışıyoruz.

 

MERT FIRAT: Evet aynen.

 

KEMAL AYDOĞAN: Ona da kısır döngü mü dersiniz artık ne derseniz deyin!

 

MERT FIRAT: Evet ama bunun içinde sınırlandırılan, itilen bir durum da var. Burada sistemin oynadığı başka bir fırlamalık da var. Yani sanatçıya belirli bir alanda, belirli bir sınırda sanat yaptırarak yapıyor bunu, anlatabiliyor muyum? Diyelim ki Moda Sahnesi’nde kazandığın para çok büyük bir para olsun, üstelik sen belirli bir limitte, belirli bir biletle oynuyor ol. O çok kazandığın para bir anda belirli bir kesimi ideolojik olarak da rahatsız etmeye başlıyor. Çünkü aslında sanatta çok para kazanılmamalı. Şimdi bu bir algı yönetimi ve bu algı yönetimi ne yazık ki çok güzel…

 

KEMAL AYDOĞAN: Ama bunun tiyatroda hiç karşılığı yok ki.

 

MERT FIRAT: Yok yok tiyatroda yok. Tiyatroda ne yazık ki yok, keşke olsa (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Tiyatroda hiç karşılığı yok. Bir kere çok tiyatro yapan var. Çok para kazandırsınlar da, sonra desinler ki siz sanatçılar çok para kazanıyorsunuz.

 

MERT FIRAT: Aynen öyle. Sadece dizilerden para kazanılıyor hatta diziden âlâsıyla para kazanan var.

 

KEMAL AYDOĞAN: Dünyanın hiçbir yerinde yok. Tiyatrodan nasıl para kazanacaksın yani?

 

MERT FIRAT: Amerika’da var, İngiltere’de var. Var tabii ama biz hiçbir zaman öyle bir dertte değiliz. Benim söylemeye çalıştığım şey de o.

 

KEMAL AYDOĞAN: Ticari tiyatro başka bir şey. Dünyanın hiçbir yerinde ticari tiyatro devlet desteği almaz zaten. Kimse niye devlet desteği almıyorsun diye yargılamaz adamı. Onlar da oraya başvurmaz zaten çünkü bilirler ki turistlere bir yıl sonrasının bileti satılmıştır. İki bin kişilik salonlara bir tane Hollywood ünlüsünü koyar ve onu satar zaten.

 

CENK GÜNDOĞDU: Bu yılki Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde izlediğimiz iki Shakespeare oyununun yönetmeniyle bir söyleşi yapıldı oyun sonrası. Ne kadar zamanda oyun çıkarıyorsunuz diye sorulduğunda yönetmen: ”Bazen altı ay bazen 2 yıl. Bir metni okurken üzerine aylarca konuşuyoruz, gülüyoruz, metinle oynuyoruz… Ve her şey o okuma etütlerinden çıkıyor yönetmen olarak benim için…” dedi. Bu ifadeler ve yöntem ile zamanlama için neler söylersiniz?

 

KEMAL AYDOĞAN: Halihazırda oynadıkları oyunlar vardır. Dört-beş tane repertuarlarından oyun oynuyorlardır, gündüz de bir araya gelip -çünkü onlar sabah dokuzda gelip akşam altıda gidiyorlar, gerçekten böyle çalışıyorlar- hiçbir şey olmasa bile bunun üzerine konuşuyorlardır. Bir işyeri kafasıyla çalışıyorlar.

 

CENK GÜNDOĞDU: “Çünkü böyle böyle yeni bir şey üretebiliyoruz, yeni bir şey çalışabiliyoruz” diyor. Bunu açıkladı çünkü “Türkiye’de devlet desteği var mı?” diye sorduğunda “Yok” cevabını aldı ve “Nasıl olmaz?” dedi. “Türk tiyatrosu hakkında bir fikriniz var mı?” dedik. “Hayır, bir fikrim yok.” dedi. “Bizde “ama”sız destek veriliyor. Yani her halükârda. Böyle olduğu için de biz bir-iki yıl bir oyunla oynaya oynaya başka bir şey yaratma imkânı buluyoruz” düşüncesindeler ve kamu desteğinin olmazsa olmaz olduğunu söylüyorlar.

 

KEMAL AYDOĞAN: Tabii, yani onsuz tüccar olursun.

 

MERT FIRAT: Aynen katılıyorum.

 

KEMAL AYDOĞAN: Çok net. Şimdi buranın aylık kirası buraya yatırdığınız parayla beraber yaklaşık otuz bin lira. Ben gideceğim kamusal sanat anlayışıyla sanat yapacağım öyle mi otuz bin lirayla. Hangisi? Şimdi biz burada duruyoruz ama bir gün şunu yapabiliriz; “Arkadaşlar bunun altından kalkamıyoruz, burayı diskoya çevirelim.” diyebiliriz. (Gülüşmeler) Otuz bin lira, çalışanlar, sigorta, buranın temizliği… Bin metrekarenin temizliğinden bahsediyoruz. Buraya yedi yüz kişi sokuyorsun onlardan sonra bir tuvalete girin bakalım, ne oluyor. Bir insanın tek başına girip yapabileceği bir yer değil ki. Bir temizlik firmasını çağırıyorsun, veriyorsun eline iki üç milyar temizletiyorsun. Ticari düşünmezsen para kazanamayacağın bir yer, ticari düşünürsen kendi dünyanla bir kopuş var dolayısıyla bu anlamda..

 

CENK GÜNDOĞDU: Gerilim var…

 

KEMAL AYDOĞAN: E tabii büyük gerilim var. Seni tüccarlaştırmaya çalışıyor sistem. Baskı uyguluyor ve diyor ki sürekli, ”Tüccar ol, tüccar ol!” Tüccarlıkla da hiçbir şey yapamazsın. Tüccar aklı, zekâsı yerindedir, her türlü şeyi üretebilir ama kamusal faydayı gerçekten düşünme ihtimali yok tüccar aklının. Doğrultusu kendi çıkarıdır. Bir başka insanı hesaplayarak sanat yapamaz. Sanat öyle yapılan bir iştir halbuki. Bir başka insanın varlığı üzerinden yapılan bir iştir. Ticaretse kişinin kendi varlığı üzerinden yapılan bir iştir.

 

MERT FIRAT: Sadece kendi varlığına hizmet eden bir iş.

 

KEMAL AYDOĞAN: Biz yaklaşık üç yıl, yani 2016’nın ortalarına kadar borç ödeyeceğiz. Çünkü bu sahne ve bu hal çok büyük bir maliyet. Şu an kullandığımız bir tane tiyatro spotu iki bin Avro. Biz yirmi dört tane alabildik yani totalde kırk sekiz bin Avro. Bunu TL’ye çevirince yaklaşık yüz elli bin lira ediyor. Normalde yirmi dört tane yeterli değil en az elli-altmış tane olması gerekiyor bu salonda. Beş yüz liraya da spot var doğru ama nitelik olarak bizim yapacağımız işi karşılamıyor. Karar vermek zorundayız. Bunu mu alacağız onu mu alacağız. E işte şimdi ses! Sıralamada yeri olan hoparlör ve ses sistemi var burada. “Ay çok güzel” ama o “Ay çok güzel” dediğin hoparlör bizim üç yılımızı ipotek altına aldı. (Gülüşmeler) Üç yıl ona çalışacağız yani.

 

MERT FIRAT: O yüzden her “Ay çok güzel” diyenden beş lira alıyoruz. (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Şu bile olsa yeter. “Al sana %1 ile kredi veriyorum, bana geri öde arkadaşım” diyene ödeyeceğimize devletten kredi verilse “%1 ile verdim, bana iki yıl sonra üç yıl sonra geri öde” dense o bile bir şey. Hani bedava da vermesin tamam.

 

İNAN ULAŞ TORUN: Özür dilerim sözünü kestim. O çoğalmayla ilgili fikir, hani alttan gelenleri yetiştirmeyi planlama fikri çirkin bir şey zaten. Biz beşik kertmesi değildik, yolda tanıştık. Bunu planlamak yirmi üç yaşında gelip “Ben yönetmen olacağım” diyen adam olmak gibi. Kemal Abi, “Gelin bakalım buraya, şimdi sizi yetiştireceğim” demedi bize de. Tanıştık, o bize çok şey öğretti, biz ona istemeden belki bir şey öğrettik yolda. Oyun çalışırken filan gelişildi. Tanışmamıza vesile olan tiyatrodan sıçrayıp, bir şekilde sıçratılıp buraya doğru kaydık. Burada da büyüdük. İster istemez bir yandan borç ödemeye çalışırken bir yandan da yeni insanlarla tanışacağız, öyle büyüyeceğiz. Yani bu böyle organik ve plansız bir hikâye aslında. Bunu söylemek istiyordum da bir türlü söyleyememiştim.

 

KEMAL AYDOĞAN: Ee, ama doğru. Mesela Onur, Ulaş, Mert konservatuar öğrencileriydi ve sahnede bir sürü sahne işçiliği yaptılar. Çalıştılar, turnelere gittik, dekor kurdular falan. Benim için temel bir şey, biri tuvalet temizleyebiliyorsa her şeyi yapabilir. Buraya gelen herkes tuvalet temizliğinden başlıyor. “Oyuncu olabilir miyim, sizinle çalışabilir miyim?” diyen herkese önce “Peki buyurun tuvalet var temizler misiniz?” diyoruz. (Gülüşmeler) Bu işin mutfağı o, onu görüp başlayacaksın. Tabii ki sabah akşam tuvalet temizlemeyeceksin ama oradan başlıyor bu iş. Ellerini ne kadar pisliğin içine batırabiliyorsun? Sonra görürüz oyunculuğunu. Ama onu yapamıyorsan bizim artiste ihtiyacımız yok. Artistlerden çok sıkıldık ve kurtulmak istiyoruz.

 

CENK GÜNDOĞDU: Oyun Atölyesi’ndeki birlikteliğinizde sizin ödüle karşı bir tavrınız vardı. Takip ettiğim, sohbetlerimizden de bildiğim bir tavır. Moda Sahnesi de ilk açıldığından beri bekliyordum bu konuda ne zaman ne söyleyeceksiniz diye. Sezon bitmeden, ödüller, jüriler yan yana gelmeden siz “Biz ödüle karşıyız” dediniz. Aynı günlerde Oyun Atölyesi, yıllarca birlikte olduğunuzda karşı olduğu ödülü sizle ayrılınca almayı seçti. Demek ki ödüle karşı olan Atölye değil de Moda Sahnesi’ni kuran ekipmiş algısı doğrulandı. Ödüle dair fikirlerinizi konuşalım isterim…

 

MERT FIRAT: Ödüllerden önce ödül vereceklerinden korktuk. (Gülüşmeler)

 

TİMUR ACAR: Ne yapacağımızı bilemiyoruz.

 

MERT FIRAT: Koyacak yerimiz yoktu. (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Şöyle söyleyeyim ödül veren cezalandırır da. Ben hiç kimseyle böyle bir ilişkiye girmem.

 

MERT FIRAT: Çok güzel söyledin.

 

TİMUR ACAR: Türkiye’de ödül olayı komik. O yüzden hiç o işe girmeye gerek yok. Ödül almak çok da önemli bir şey değil, gibi geliyor bana. Böyle bir anlayış içinde olan bir yerde çalıştığım için de mutluyum açıkçası. Ödülle bir derdimiz yok.

 

MERT FIRAT: Biz daha önce de zaten böyle kararlar aldık, arkasında durduk birçok şeyin. Bu da birlikte aldığımız bir karardı. Kemal Abi’nin de dediği gibi ödülü veren cezalandırır da. Ve ödülü kimin verdiği, eleştiri yapılıyorsa o eleştiriyi kimin yaptığı da çok önemli. Eleştiriyi de seçmek lazım. Sadece ödülle ilişkili değil bu durum. Çünkü seni belirlemeye, yargılamaya, tasvip etmeye çalışanın bunu yaparken neyin içinden, hangi perspektifle baktığının açıklamasının yapılması şart. Bu olmadığı sürece ödül olayına zaten inanmıyorum.

 

İNAN ULAŞ TORUN: Cümleye “Ama yine de ödül almak güzel bir şey” diye başlarsak, o zaman ödül almamak da kötü bir şey oluyor. Ödül alınca seviniyorsak, ödül alamayınca üzülüyor oluruz. Sonra ödül almak için bir şeyler yapıyor oluruz. Tam da itiraz ettiğimiz, reddettiğimiz dünyaya doğru gidiyor oluruz. Birileri çok vermek istiyorsa bir gün bir yerde verir. Ne çok seviniriz ne çok üzülürüz. Tiyatro ödüllerine demiyorum genel olarak. Aramızda sinema filmi yapan arkadaşlarımız var. Vermek isterlerse verirler. Evet, insanın bir tarafını okşar mı? Belki okşar. Ama ödül almak, almamak üzerine -Türkiye’deki tiyatro da bunun üzerine kurulu- kurulu bir hayattan mümkün olduğunca uzak durmak istiyoruz.

 

CENK GÜNDOĞDU: Tüm bu konuşmalardan şunu anlıyorum yanılmıyorsam: Bireysel bir tavırdan ziyade Moda Sahnesi’nin tavrı söz konusu burada. Yoksa ödül mekanizmasıyla ilgili yanlış çalışan bir şeyler var ve onlar düzelirse bizim de tutumumuz değişir niyetinde misiniz?

 

MERT FIRAT: Evet, tespit doğrudur.

 

ONUR ÜNSAL: Zaten hep “ümit vaat eden” veriyorlar bana. Bir şey verdikleri yok. Sıkıldım aynı şeyi almaktan, ümit vaat eden köse olmaktan sıkıldım. (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Ödüllerde birtakım şeyler de değiştirilmeli. Mesela ödenekli tiyatro, özel tiyatro ayırımının mutlaka yapılması gerekiyor. Özel tiyatro yapımlarına mutlaka kamusal destek sağlanması lazım diye sanıyorum. Devlet Tiyatrosuyla özel bir tiyatroyu nasıl yarıştırırsınız? Devlet tiyatrosunun prodüksiyon üretken mekanizması başka, özel tiyatronun başka. Ondan sonra dekoru, kostümü konuşuyorsun! Olmaz ki, ayrı ayrı kategoriler, eşitmiş gibi davranıyorsun! Hayır eşit filan değiller; gerçekten eşit değiliz. Devlet tiyatrosunun iki yüz trilyon yıllık bütçesi var, elli dört tane sahnesi var. Bölünce dört trilyon gibi bir para yapıyor sahne başına. Devlet tiyatrosu Hamlet oyunu için altmış bin lira verdi. Bırakacağız o işleri. Oyun Atölyesi aldı hakikaten prodüksiyon ödülünü. Türkiye’de tiyatro yapanlar, bu faaliyet içinde olanlar arasından yeni bir kuşağın gelmesi ve bu ayrımı yapmayan ödülcü kuşağı tümüyle reddetmesi gerekiyor ama o yeni kuşak da koştura koştura bunların ödüllerine yapışıyor.

 

 

 

CENK GÜNDOĞDU: Sezonda neler var şimdi? Hangi oyunu, niçin sahneliyorsunuz? İlerde tiyatro tarihi yazıldığında bir yönetmen olarak Kemal Aydoğan için “Shakespeare’den ayrı düşünülemeyecek bir isim” diyecekler. Önümüzdeki Shakespeare hangisi demek istiyorum bu saptamanın ardından… Ve Shakespeare ile sizi ayırmayan şey(ler) nedir?

 

KEMAL AYDOĞAN: Fazla temastan (Gülüşmeler) fazla temas göz çıkartır. (Gülüşmeler)

 

MERT FIRAT: Soramıyoruz biz de. “Ağabey ne var aranızda?” diyemiyoruz yani. (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Hamlet sadece bir sezonluk bir oyun değil. Önümüzdeki üç beş sezonun oyunu. Onun için “Bir sezonda harcamayalım oyunu” dedik. Hamlet devam edecek. Onun içinde Shakespeare’i bir sonraki yıla yani 2015 Ekimi’ne yaparız şeklinde bir planımız var.

 

MERT FIRAT: “Roberto Zucco” oynanıyor. Ulaş, Roberto Zucco. Bir de “Parkta Güzel Bir Gün” adlı oyunumuz ve bir prodüksiyonumuz daha var bu sezon.

 

KEMAL AYDOĞAN: “Kadın, Köpek, Erkek” diye bir oyun daha çıkartmayı düşünüyoruz ocak ayında. Genç Alman yazarlardan bir hanımefendinin oyunu. Üç tane oyun, iki tane de çocuk oyunu yapmayı planlıyoruz. Biri hemen sezonun başında biri de ocak ayında prömiyer yapacak. Yani beş tane yeni oyun yapacağız ve eskilerle sekiz tane oyunumuz olacak.

 

MERT FIRAT: Altı oyun, iki tane çocuk oyunu; toplamda sekiz oyun.

 

CENKGÜNDOĞDU: 8 oyun, Devlet Tiyatroları’nın bir büyük şehirdeki sahnesi gibi. Üstelik bir yıl önce inşaat halinde olan bir yer, çok kısa sürede 8 oyunla perde diyecekse bu çok büyük bir iş.

 

MERT FIRAT: Aynen öyle. Onur diyor ki “Altı oyun yönetmenini arıyor’u oynuyorum.” (Gülüşmeler)

 

KEMAL AYDOĞAN: Neyse, çocuk oyunlarını artık ben yönetmiyorum da oradan kurtardım. Murat Düzgün adlı bir arkadaşımız var çocuk oyunu yönetecek.

 

CENKGÜNDOĞDU: Bir derdi olan bu sahnede; Parkta Güzel Bir Gün ve Roberto Zucco’yu seçip oynama isteğinizi öğrenmek isterim…

 

İNAN ULAŞ TORUN: Hamlet’i oynama nedenimizle Zucco’yu oynama nedenimiz birbirine çok paralel. Bu konuda biraz hırsızlık yapıyorum Kemal Abi’den. Ondan tiyatro yapma biçimiyle, tiyatro yapmayı öğrendim ben. Bu oyunu yapma sebebimizi Zucco’yu izlediğinizde anlayacaksınız. Biz hep günümüze bir şey söylemek istiyoruz. Günümüze bir şey söylemek demek çıkıp burada “Yaşasın Gezi” demek ya da sahneden slogan atmak demek değil. Bizce politik tiyatro bu değil. Kemal Ağabeyin hep bir politik görüşü vardı ve oyunlarını da buna göre seçti. Günümüze çok dokunan şeyleri, günümüzle ilgili çok şey söyleyen oyunları seçiyor. Hamlet mesela, Roberto Zucco mesela.

 

ONUR ÜNSAL: Biraz öfkesi de bol metinler galiba?

 

KEMAL AYDOĞAN: Kaybolan bir şeyi söylemesi de önemli oyunların. Mesela Hamlet’de de kaybolan bir şey var, Zucco’da da öyle, Parkta Güzel Bir Gün’de de öyle. Bu kaybolan şey insanlık. İnsanların Zucco üzerine hatırladıkları, Zucco’da sevdikleri bir şey var, o tam da kendi kaybettikleri şey. Bir özgürlük, doğaya dönme isteği Zucco’da gördükleri ve sevdikleri. Hikâye aslında tam da kaybolmuş, artık hayatta göremediğimiz bir şeyleri anlatıyor. Belki böyle küçük küçük kokusunu duyduğumuz şeyler. Acı ve trajedi de bu zaten artık, hayatta olmayan şeyler. Zucco böyle bir oyun. Bir özgürlük isteği… Doğayla birlikte yaşayabilen insanlığın kaybının sosyoloji tarafından ham edilmesini, toplumsal görevlerin ya da sınırların bunu ham etmesini anlatıyor. Dolayısıyla aslında kaybolan, yok olan ve bizim de dertlerimiz olan şeyler bunlar. Yani hakikaten niye bu oyunu seviyorum? Çünkü ben de bu derdin muzdaribiyim, bakınca ben de artık doğada gidemez haldeyim. Onla alakalı bir özgürlük problemim var ve bunu beyan bile edemez haldeyim artık. Yani emeğimi bile savunamaz haldeyim. Bütün bu kuşatılmışlığın içinde bir oyun herkesin ortak derdini, derdimizi inşa etmek, söylemek gibi bir anlam içeriyor. Ve ben birebir muhatabıyım bu oyunun. Yani aynı tutsaklık benim için geçerli. Aslında herhalde herkes için geçerli. Güllük gülistanlıkmış gibi dururken diğer tarafından bakınca çürüdüğü görülen, leş gibi bir hayatın içindeyiz ve biz de etkisiz elemanız.

RÖPORTAJ: CENK GÜNDOĞDU

www.dirensanat.com

mert fırat ile ilgili aramalar

mert fırat dizileri

mert fırat filmler ve tv şovları

mert fırat eşi

mert fırat instagram

mert fırat biyografi

mert fırat vikipedi

mert fırat doğum tarihi
mert fırat kaç yaşında

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.