“Her yerin deniz olup da bu kadar az yosun kokusu olan başka bir şehir var mı acaba? Bu kadar köprü olup da kimsenin birbirine ulaşamadığı başka bir şehir. Bu kadar çok insanın olup da her yerin bomboş olduğu.”

Rengin Uz
Rengin Uz

  Murat Mahmutyazıcıoğlu, ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ oyununda üç kuşaktan üç kadını anlatıyor: Anneanne, kızı ve torunu. Bu üç kadın, yarım asra dayanan yaşam öykülerini, birer anlatıcı olarak seyirciye aktarıyorlar. Dialog yok, göz teması yok. Üç karakter araya şimdiki zamanın da serpiştirildiği, iç seslerinden oluşan geçmiş zaman monologlarını, dertlenmelerini, birbirlerinin yüzüne karşı söyleyemediklerini, sırlarını, dertlerini, çok özel anılarını, zamanında söyleyemediklerini, haykıramadıklarını paylaşıyorlar.

Yan yana dizilmiş üç sandalyeye oturmuş üç kadın. Anlatıyorlar. Ayfer, yani anneanne, kendisini terk edip gitmiş asker kocası Mehmet yüzünden çok dertli. Üsküdar’daki eski ahşap evde üç kız çocuğu ile kalakalmış. Büyük kızı evlenince, ahşap ev yıkılıp balkonsuz bir eve dönüşmüş! Ayfer, son yılarını bir bakım evinde, kızını ve torununu tanımadan, eskilerle avunarak geçiriyor. Ama günümüzde yaşananları kendince yorumlamaktan da asla vazgeçmiyor! Başak: Ayfer’in yüksek okul okuyan tek kızı. Ama Fehmi’ye aşık olunca, gözü okul falan görmüyor, oturuyor nikah masasına. Evliliğinde hiç mutlu olamamış, işe yaramaz kocası ve damadından nefret eden annesinin arasında kalmış, kızını, annesinden gördüğü gibi baskılarla büyütmüş, mesleği olan hemşireliği sadece aile arasında yapabilmiş bir ev kadını. Melis, mutsuz, kuralcı bir anne, evde varlık gösteremeyen bir baba, kendisini tanımayan hasta bir anneanne ile yasaklarla büyümüş bir genç kız. Okumuş ama aklında oyunculuk var. Okan adında bir hayırsıza kapılınca da evden ayrılıp olunla onunla yaşamaya başlamış.

Ayfer, Başak ve Melis anlattıkça can kulağı ile dinliyorum. Dinledikçe etkileniyorum, etkilendikçe düşünüyorum, düşündükçe dokunuyor bu monologlar bana. Murat Mahmutyazıcıoğlu, üç karakterin, onca sevgiye rağmen birbirlerine sürekli ters düşmelerinin arasına gülümseten küçücük ayrıntılar yerleştirmiş. Her birinin aktardığı olayı diğeri bambaşka bir bakış açısıyla dile getiriyor. Anne, yeni doğmuş kızından söz ederken ‘Ne çirkin bir bebekti…’derken, kızı ‘ Çok güzel bir bebekmişim’ cümlesini yapıştırıveriyor! Birbirleri için söyledikleri. ‘Manyak,huysuz’ kelimeleri havada uçuşuyor!

Bazı oyunlar sadece adıyla bile çeker insanı (Memet Baydur’un neredeyse tüm oyunları gibi ). ’Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ de şiirsel geldi bana. Oyunun İstanbul’la bağlantısını merak ettim. Üç kuşak İstanbullu olan bu ailenin yaşamına hep eşlik ediyor İstanbul. Köprüsü, denizi, yosunu, vapuru, kumpircisi, kahvesi, gece kulübü, biracısı, gürültüsü, sokakları ve insanlarıyla…Sürekli değişen, yenilenen, güzelim ahşap evleri giderek mezar taşına dönüşen, gelişip büyüdükçe ‘Ah nerde o eski İstanbul’ dedirten İstanbul…Her karakter kendi İstanbul’unu anlatıyor. Bir armut ağacı kalmış, evlerinin arka bahçesinde, dönüşen zamana, İstanbul’a kafa tutan. Üçünü de her zaman kucaklamış olan. Zaman zaman nefret ettiğimiz, nefes almakta güçlük çektiğimiz bir şehir oldu artık İstanbul. Ama terk etmek kolay değil. ‘Bu şehre katlanabilen, onca zorluğuna rağmen yaşayabilen herkes İstanbul’dan daha güzel’ der gibi oyun…

 

 

İYİ YAZILMIŞ İYİ OYNANIYOR

Murat Mahmutyazcıoğlu’nu ilk kez, İkinci Kat’ın ‘Limonata’ oyununda tanıdım ve alkışladım yönetmen olarak. Korku Tüneli, özellikle de ‘Şapkalı O…..Çocuğu’ nda oyunculuğuna hayran kaldım. Geçtiğimiz sezon, ‘Fü’ oyununu izledikten sonra Mahmutyazıcıoğlu’nu genç yazarlar arasında ayrı bir yere koydum. İki kuşağın ve bir ablayla kardeşin ilişkilerini o kadar naif, o kadar dokunaklı anlatıyordu ki. Bu tiyatro sezonunda, evlerimizden, geçmişlerimizden, komşularımızdan manzaralar sunan, bir oyunla çıktı karşımıza ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’. Mahmutyazıoğlu’nda en sevdiğim nokta, kimi genç yazarlarda olan ‘ doldurma’ tuzağına düşmemesi. Yani güzel bir konu yakaladım, biraz ondan biraz bundan ekleyip olayı uzatayım demiyor. Konuyu dağıtmadığı için anlatmak istediğinin altını daha iyi çizmiş oluyor. ‘Söyleyemiyorum ‘, ‘ diyemiyorum’ , ‘demedim tabii’ cümleleriyle biten monologlardan oluşan oyunu kendisi sahneye koymuş. Yazarla aynı dili konuştuğu (!) için reji de başarılı.

BAM yeni bir topluluk. Oyuncuların baş harflerinden oluşuyor: Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Ayfer Dönmez ve Melis Öz. Başak Kıvılcım Ertanoğlu; tek kelimeyle ‘muhteşem’. Oyunun başından sonuna kadar, yüzüne yerleştirdiği hafif alaycı tavrı hiç bozmadan, dünden bugüne monolog geçişlerinde, hele rüya sahnesinde, seyirciyi avucunun içine alıyor. Hiç düşmeyen bir tempo ile alkışı sonuna dek hak ediyor. Ayfer Dönmez’i, İkinci kat’ta oynadığı ’17.31’ oyununda seyretmiştim. Bu oyunda en zor onun işi. Tiyatroda, genç bir oyuncunun yaşından büyük bir kadını oynaması ve ikna edici olması hiç kolay değildir. Tecrübe önemlidir bu durumlarda. Dönmez, daha yolun başında ama belli ki ısınmış rolüne ve   çok asılıyor. Melis Öz, ikinci kat’ın ‘Kasap’ oyununda izleyip beğendiğim genç oyuncu. Onun payına çoğunlukla oyuna çöken hüznü dağıtmak düşmüş. Kendine yaslanacak bir omuz arayan Melis karakterine coşkusunu katmış.

Meltem Tolan Coşkun’un, aynı silik bej tonunu kullanarak hazırladığı kostümler, kadınların, yaşlarına, yaşadıkları döneme ve karakterlerine uymuş. Üç sandalyenin dışında dekor olarak, fonda, kentsel dönüşüme uğramış yeni İstanbul’u görüntüleyen bez bir pano yer alıyor.

Bir İstanbul aşığı olan, Dario Moreno’nun ‘İstanbul’un Kızları’ şarkısı ile başlayan oyun, Anneanne Ayfer’in söylediği ‘ Mihrabım Diyerek Sana Yüz Vurdum’ şarkısı ile bitiyor. Hicranı öğrenen ama sevgiyi bir türlü öğretemeyen kadınları alkışlıyoruz…

RENGİN UZ

www.dirensanat.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.